<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992</id><updated>2011-11-27T16:56:49.224-08:00</updated><title type='text'>İnsan Sağlığı Hakkında Genel Bilgiler</title><subtitle type='html'>Cilt bakımı, Doğal maskeler, Selülit, Reflü vs. Mide hastalıkları, siyah noktalar, sivilce, saç bakımı, makyaj bilgileri, kalıcı makyaj, kellik, saç ekimi, saç ektirme, kilo almak, kilo aldırıcı, antioksidan, astım, kilo verdirici, bebek bakımı, bebek sağlığı, losyonlar ve daha bir çok konu hakkında bilgiler.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>210</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-2060728322801068389</id><published>2011-01-12T06:56:00.000-08:00</published><updated>2011-01-12T06:58:12.066-08:00</updated><title type='text'>Pişik nedir ve nasıl tedavi edilir ?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i56.tinypic.com/2gv1y7o.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 200px; height: 151px;" src="http://i56.tinypic.com/2gv1y7o.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pişik Özellikle vücudun eklem yerlerinde, deri kıvrımları arasındaki sürtünmeden veya cildin herhangi tahriş edici bir maddeyle temasından meydana gelen kızarıklık. En fazla tenasül organları çevresinde, koltuk altlarında, meme altlarında, ayak parmakları arasında ve altında görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşma dilinde pişik kelimesiyle daha ziyade bebeklerde ciltte görülen ve önem verilmeyen kızartı ve kabarcıklar ifade edilir. Bu tarif yanlış olup, pişikler büyüklerde de sıklıkla görülebilir ve ayrıca yalnız büklüm yerlerinde değil, tahrişe maruz kalmış olan her yerde ortaya çıkabilir. Özellikle yaz aylarında naylon çorap giyenlerde, ayak parmakları arasında pişik çok görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebeklerde cilt çok hassas olduğu için aşırı sıcak, ter, idrar veya başka bir şeyle tahriş olabilir. Eğer tedbir alınmazsa meydana gelen pişikler, zamanla açık yara haline dönüşebilir ve mikrop kapabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavisi iki yönlü olmalıdır:&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi pişiğin meydana gelmesini önlemek, ikincisi de pişiğin iyileşmesi ve enfeksiyona mani olunmasıdır. Pişiğin meydana gelmesini önlemek için, gerek bebeklerde, gerekse büyüklerde sentetik çamaşır kullanılmasını önlemelidir. Vücudun kıvrım yerleri nemli tutulmamalıdır. Bebeklerin altı sık sık temizlenmeli, bir süre oda havasında açık bırakılmalıdır. Bebeklerin kıvrım yerlerine ve tenasül organları çevresine talk pudrası serpilmelidir. Pişiği iyileştirmek için yukarıdaki tedbirlere ilaveten pomadlar kullanılabilir. Enfeksiyon meydana gelmişse, doktor tavsiyesi üzerine antibiyotik kullanılabilir. Basit pişiklerde zeytinyağı da sürülebilir&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-2060728322801068389?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/2060728322801068389/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=2060728322801068389' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/2060728322801068389'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/2060728322801068389'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/pisik-nedir-ve-nasl-tedavi-edilir.html' title='Pişik nedir ve nasıl tedavi edilir ?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i56.tinypic.com/2gv1y7o_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-4598883294077418241</id><published>2011-01-12T06:54:00.000-08:00</published><updated>2011-01-12T06:56:01.853-08:00</updated><title type='text'>Standart Kaşıntı ve Tedavisi</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kaşıntı nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşıntı kaşınma arzusu uyaran bir duygudur. Kaşıntı kişiyi oldukça rahatsız edebilir. Şiddetli olduğunda uykusuzluğa, gerginliğe ve depresyona neden olabilir. Kaşıntının gerçek nedeni bilinmemektedir. Derideki sinirler etkilenerek, histamin adlı bir kimyasal salgılanınca, beyinde kaşıntı duyusunu oluşturur. Kaşıntı bazen bir cilt hastalığı ile birlikte olabilirken, bazen de bir iç hastalığının belirtisi olabilir. İç organ hastalığı bulunmayan diğer kaşıntılı hastalarda kaşıntının nedeni psikolojik olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kimlerde kaşıntı vardır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşıntının çok belirgin rahatsızlık verdiği bir çok deri rahatsızlığı vardır. Örneğin kurdeşen, su çiceği ve egzema da kaşıntı vardır. Bazı deri hastalıklarında ise döküntü olmadan kaşıntı olabilir. Yaşlılarda görülen kuru deriye bağlı kaşıntı bunun bir örneğidir. Bu kaşıntı özellikle kışın atar ve deride başka bir bulgu yoktur. Kaşıntının nedeni genellikle kuru cilt olmakla birlikte bazen kaşıntının nedeni bir iç hastalığı da olabilir. Derinin uyuz gibi bazı parazitik hastalıklarında da oldukça kaşıntı mevcuttur. Dermatoloji uzmanları bu hastalıklara muayene ile kolaylıkla tanı koyabilirler. Eğer bir bende kaşıntı var ise bu benin kansere dönüştüğünün bir belirtisi olabilir. Bu durumda tanı koyabilmek için biyopsi yapmak gerekebilir.&lt;br /&gt;Kaşıntıya neden olabilecek bir çok iç hastalığı vardır. En sık rastlanılan böbrek yetmezliğine bağlı kaşıntıdır. Hepatit C yi de içeren karaciğer rahatsızlıkları, guatr ( tiroid bezinin fazla veya az hormon salgılaması) da kaşıntı nedenleri arasındadır. Demir eksikliği, polistemia vera ve multibl myeloma gibi kan hastalıklarında da kaşıntı olur. Ara sıra lenfomalarda da kaşınyı görülebilir. İnme gibi nörolojik tablolarda da kaşıntı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kaşıntı nasıl tedavi edilir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktorunuz öncelikle kaşıntının nedenini araştırır. Dikkatli bir cilt muayenesi, kan testleri, gerekirse biyopsi yapar. Eğer kaşıntı egzema veya kurdeşen denen bir cilt hastalığından kaynaklanıyorsa bu hastalıkların tedavisi kaşıntıyı giderir. Eğer hastalık bir iç hastalığından kaynaklanıyorsa kaşıntı giderici haplar ve ultraviyole tedavisi kullanılır. Kaşıntının bir çok nedeni olmasına rağmen bir çok tedavisinde temel bir kaç uygulama vardır. İlk olarak sıcak banyo ve duş yasaklanmalıdır. Hafif ve ince kıyafetler ve serin bir ortam kaşıntınıyı azaltır. Sabunlar derinizi kuruturlar, bu nedenle hassas ciltler için olan uygun sabunları kullanınız. Banyoda iyi durulanınız, sabun artığı kalmamasına dikkat ediniz. Banyodan çıktıktan 2-3 dakika içinde nemlendirici uygulayınız. Su çiçeği ve böcek ısırıklarına bağlı su kabarcıklı hastalıklarda kalamin içeren losyonlar iyi gelebilir. Kaşıntı oldukça rahatsızlık verebilen bir durum olabilmekle beraber genelde tedaviye iyi cevap verir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-4598883294077418241?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/4598883294077418241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=4598883294077418241' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4598883294077418241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4598883294077418241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/standart-kasnt-ve-tedavisi.html' title='Standart Kaşıntı ve Tedavisi'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-2710715492697406777</id><published>2011-01-12T06:33:00.000-08:00</published><updated>2011-01-12T06:35:07.959-08:00</updated><title type='text'>Kepek nedir ve neden oluşur ?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i56.tinypic.com/21llkdj.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 300px;" src="http://i56.tinypic.com/21llkdj.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kepeğin Latince adı Pityriasis capitistir. Bdurum aslında seboreik egzemanın inflamatuar olmayan hafif bir formudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normalde insan derisi kendini yenilediğinden deri yüzeyinde bulunan ölü hücreler altt aoluşan yeni hücreler tarafından atılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kepek probleminde bu süreç aşırı hızlanmıştır ve çok sayıda hücre atılımı olduğundan, bu hücreler kümeler oluşturarak gözle görülebilir hal alabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle kepek problemi koyu renkli kıyafetler giyildiğinde belirgin hale gelir. Ayrıca saçta kaşıntı da bulunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok kişi kepek probleminin saçlı derilerinin kuru olmasına bağlarlar. Bu nedenle de saçlarını şampuanla yıkamayı bırakır veya daha seyrek olarak yıkarlar. Çünkü yıkamanın saçları daha çok kurutacağını düşünürler. Fakt bu durum doğru değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kepeklenme sadece deri hücrelerinin döngüsü arttığında gelişir. Kepeklenmenin derimizde normalde de bulunan Pityrosporum ovale denilen bir mantarın miktarını aşırı arttırması sonucu geliştiği düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kepek engellenebilir mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kepekten kesin olarak kurtulunmasa da, bu durum kontrol altına alınabilir. Bu durum yaş ilerledikçe gerileyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kepek nasıl kontrol altına alınabilir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kepek Şampuanları: Kepek şampuanları antimikrobial selenyum sülfit veya zinc pirithion içerirler ve hafif kepeklenme de faydalıdırlar. Bu ajanlar yaygındırlar ve Pityrosporum ovale'ye etkilidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antifungal şampuanlar: Bu şampuanlar ketakanazol içerirler ve hala kepek tedavisinde etkilirdirler. Tedaviye dirençli şiddetli kepekler için iyi bir seçenektir ve Pityrosporum ovale sayısını azaltır.&lt;br /&gt;Bu şampuanların kepeği geçirmesi için haftada 2 kez 2-4 hafta kullanılması gerekir. Bu kullanımdan sonra yeniden gelişimin engellemek için her 1-2 haftada bir kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eğer bu tedavilere cevap alınamazsa ne yapılmalıdır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu şampuanların kullanımından sonra kepeğiniz geçmezse,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha şiddetli hale gelirse,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudun başka yerlerinde de pullanam gelişirse bu durum seboreik egzema, diğer egzemalar veya sedef hastalığının belirtisi olabilir. Bu durumda bir dermatoloji uzmanına başvurunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ani gelişen , çok şiddetli kepeklenme veya seboreik egzema, eğer oyaşa kadar bu tarz problemi olmayan orte yaşlı bir kişide gelişirse bu durum AIDS'in bir belirtisi olabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-2710715492697406777?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/2710715492697406777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=2710715492697406777' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/2710715492697406777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/2710715492697406777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/kepek-nedir-ve-neden-olusur.html' title='Kepek nedir ve neden oluşur ?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i56.tinypic.com/21llkdj_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-1087410930539896015</id><published>2011-01-12T06:30:00.000-08:00</published><updated>2011-01-12T06:32:54.744-08:00</updated><title type='text'>Behçet Hastalığı Nedir ? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri Nedir ?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i52.tinypic.com/25uhaa0.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 330px; height: 194px;" src="http://i52.tinypic.com/25uhaa0.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet hastalığı ağızda ve cinsel bölgede ağrılı ülserler (yaralar), göz problemleri ve deri bulgularıyla seyreden bir hastalıktır. Hastalık nadir görülmekle birlikte Türkiye'de daha nadirdir. Hastalık 1924 yılında bu hastalığı tanımlayan Tütk Dermatolog Hulisi Behçet'in adıyla Behçet hastalığı olarak adlandırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Behçet Hastalığının nedenleri nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın tam olarak nedeni bilinmemekle birlikte, otoimmün bir hastalık olarak tanımlamaktadır. Otoimmun hastalıklarda bağışıklık sistemi vücuttaki dokulara karşı savaşa geçer. Bu durumun nedeni tam olarak bilinmemekle beraber, hastalığın gelişiminde bakteri ve virüs enfeksiyonlarının rolü olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kimler Behçet Hastalığı açısından risk altındadırlar?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet Hastalığı ipek yolu üzerinde bulunan ülkelerin insanlarında daha sık ve şiddetli olarak görülen bir hastalıktır. Akdeniz ülkeleri orta doğu ve uzak doğuda 10.000 kişinin birinde Behçet Hastalığı görülür. Hastalık başka ülkelerde başka etnik gruplarda da görülebilir. İpek yolu üzerindeki ülklerde erkeklerde daha fazla görülürken, diğer etnik gruplarda kadınlarda daha sık görülür. Hastalık her yaşta görlebilmkle birlikte en sık 20-30 lu yaşlarda ortaya çıkar. Behçet Hastalğının belirtileri nelerdir? Ağız ülserleri Behçet Hastalığının en sık ve ilk görüleen bulgularındandır. Bununla beraber bu belirtiler ortaya çıkmadan evvel hastalar aşağıda belirtilen bir çok tekrar eden bulguyu gösterebilirler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk algınlığı ve tosillit&lt;br /&gt;Kas ve eklem ağrısı&lt;br /&gt;Halsizlik&lt;br /&gt;iştahsızlık ve kilo kaybı&lt;br /&gt;baş ağrısı&lt;br /&gt;Vücut derecesinde değişiklikler&lt;br /&gt;Ağrılı ağız ülserleri genellikle hastalığın ilk bulgusudur ve hastaların %70 inde görülür. Ülseler dilde dudak ve yanak içlerinde ortaya çıkabilir. Genellikle 1-2 hafta sürerken, bazen 3 haftaya kadar uzayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hastalığın diğerbulguları şunlardır:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cinsel bölgedeki Ülserler &lt;/span&gt;: Bu ülserler ağız ülserlerinden daha nadir görülürler. Ağrılıdırlar ve genellikle iz bırakarak iyileşirler.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Göz Tutulumu :&lt;/span&gt; Uveit dediğimiz durumda gözde kızarıklık ve şişme olur. Bazen hastalıkta retinada hasarlanır ve tedavi edilmezse körlüğe neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Deri Bulguları :&lt;/span&gt; Eritema nodosum dediğimiz ağrılı şişlikler sık görülür. Kollar bacaklaar ve gövdede sivilce benzeri döküntüler görülebilir.&lt;br /&gt;Daha az görüleen bulgular mide bağırsak sistemine ait rahatsızlıklar( karın ağrısı, ishal, kusma), eklem ağrıları ve şişlikleri, sinir sistemi problemleri ve damar dokusu ve dolaşım sistemi problemleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Behçet Hastalığına nasıl tanı konulur?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet hastalığında bütün bulgular bir arada olmadığında tanı koymak zor olabilir. ; Eğer hastada ağızda ve cinsel bölge, göz ve deri bulguları var ise tanı daha rahat konulur.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hastalığın tanısı aşağıdaki kriterlere göre konulur:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılda en az 3 kez ağızdda tekrar eden aft ile birlikte aşağıdaki kriterlerden iki veya daha fazlasının bulunması:&lt;br /&gt;Cindel bölgede ülserler&lt;br /&gt;Göz tutulumu (Üveit ve retinada hasar)&lt;br /&gt;Deri bulguları&lt;br /&gt;Pozitif paterji testi (Behçet hastalığını tanımak için yapılan bir test)&lt;br /&gt;Behçet Hastalığı nasıl tedavi edilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçetin kesin tedavisi yoktur. Temel hedef hastalığın bulgularını tedavi etmek ve komplikasyonların gelişmesini&lt;br /&gt;engellemektir. Behçet Hastalığı bir çok organı etkileyebilen bir hasstalık olduğunddan farklı uzmanlık dallarından oluşan bir ekip tarafından kontrol edilmelidir. Aşağıdaki bazı ilaçlar hastalığın bulgularını kontrol alabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yerel Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tetrasiklinli solüsyonlar&lt;br /&gt;Yerel olarak uygulanan kortizonlu ilaçlar&lt;br /&gt;çeşitli anestrtik maddeler&lt;br /&gt;Sistemik tedavi&lt;br /&gt;ağızdan alınan kortizon&lt;br /&gt;aspirin, İbuprofen gibi kortizon dışında antiinflamatuar ilaçlar&lt;br /&gt;bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar azathioprine , chlorambucil)&lt;br /&gt;deneysel olan ve araştırılan ilaçlar (kolşisin, siklofosfamid, talidomid, infliksimab ve potasyum iodid)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hastalığın seyri nasıldır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet Hastalığı kronik bir hastalıktır ve şiddeti değişebilen bir şekilde akut hecmeler halinde alevlenme&lt;br /&gt;gösterir.Hastalığın erken evresinde ataklar daha sıktır ve bir lkaç hafta sürebilir.Hastalık ilerledikçe atakların arasındaki süre uzar ve bazı hastalarda ataklar tamamıyla durabilir. Behçeet hastalarının % 4ünde ölüm meydana gelir. Ölüm nedeni mide bağırsaklarda delinme sinir sisteminin etkilenmesi ve damarsal yapılardaki balonlaşma şeklinde bozukluklardandır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-1087410930539896015?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/1087410930539896015/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=1087410930539896015' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/1087410930539896015'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/1087410930539896015'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/behcet-hastalg-nedir-belirtileri-ve.html' title='Behçet Hastalığı Nedir ? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri Nedir ?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i52.tinypic.com/25uhaa0_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-7677946221320970287</id><published>2011-01-12T06:27:00.000-08:00</published><updated>2011-01-12T06:29:48.928-08:00</updated><title type='text'>Vitiligo Nedir ? Nasıl Tedavi Edilir ?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i51.tinypic.com/2u4iknp.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 292px; height: 219px;" src="http://i51.tinypic.com/2u4iknp.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vitiligo deriyi boyayan maddenin (pigment ) kaybı nedeniyle, cildin beyazlaşması ile seyreden bir hastalıktır. Vitiligo vücudun herhangi bir yerini tutabilir. Genellikle vücudun her iki yanı da tutulur. En sık olarak yüz, dudak, el, kol, bacak ve cinsel bölge tutulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kimler vitiligoya yakalanır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vitiligo her yüz kişiden 1-2 sini etkiler. Etkilenen kişilerin yarısı 20 yaşın altındadır ve etkilenen beş hastadan birinin ailesinde bu hastalık tablosu vardır. Bu hastalık otoimmün (vücudun pigment hücrelerine antikor oluşturduğu) bir hastalıktır. Vitiligosu bulunan hastaların çoğu sağlıklı olmasına rağmen bazı hastalarda guatr hastalığı gibi otoimmün hastalıklar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Derinin rengini ne belirler?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derideki melanosit denen hücrelerden üretilen melanin adlı madde derimizin rengini(açık veya koyu renkli) oluşunu belirler. Melanosit denen bu hücreler ölür veya melanin salgılayamazlarsa derinin rengi giderek açılır ve sonunda tamamıyla beyazlaşır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Vitiligo nasıl gelişir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tipik olarak vitiligolu deri bölgelesi süt beyazı renktedir. Bununla birlikte pigment kaybının derecesine göre renk değişebilir. Lekelerin içinde farklı renk tonları bulunabilir ve etrafı daha koyu bir sınırla çevrili olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vitiligo genellikle hızlı bir pigment kaybı ile başlar. Bu süreç bilinmeyen bir nedenle pigment kaybının durmasına kadar sürer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın seyri ve şiddeti kişiden kişiye değişir. Açık tenli kişilerde hastalık genellikle yazın deri bronzlaşınca ortaya çıkar. Esmerlerde ise hastalık daha belirgindir. Bazı hastalarda derinin tamamı beyazlaşır.Şiddetli olgularda pigment kaybı tüm vücudu kaplar. Pigment kaybının ne kadar olacağını belirleyen bir bulgu yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Vitiligo nasıl tedavi edilir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen en iyi tedavi hastaya herhangi bir tedavi uygulamamaktır. Özellikle açık tenli olan kişilerin sadece güneşten koruyucu kremleri kullanması bile yeterli olabilir. Derinin hastalıklı alanları güneş ışınlarına karşı korumasızdır. Bu alanlarda kolaylıkla güneş yanığı gelişebilir. Koruma amacıyla en az 30 faktörlü güneşten koruyucular kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vitiligo lekeleri çeşitli makyaj malzemeleri, kendiliğinden bronzlaşma sağlayan kremler ile kamufle edilebilir. Bu yöntemlerle hastalık tedavi edilmez, fakat lekelerin görünümü düzeltilir. Küçük alanlara iğnelerle deri rengini verecek maddeler enjekte edilebilir. Bu yöntem özellikle küçük alanlarda etkili bir yöntemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer güneşten koruyucular ve kamuflaj yöntemleri etkisiz kalırsa diğer tedavi yöntemleri uygulanabilir.Tedavide yeniden normal bir pigmentasyon sağlanması amaçlanır. Bu yöntemlerin hiç birisi kalıcı çözüm vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çocuklarda vitiligonun tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda genellikle agresif tedaviler uygulanmaz. Güneşten koruyucular veya kamuflaj en iyi tedavi yöntemidir. Lokal kortikosteroidler dikkatli gözlem altında kullanılabilir. PUVA tedavisi 12 yaşın altında tavsiye edilmez ve bu tedaviye başlamadan evvel riskleri ve faydaları dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yeniden pigmentasyon Tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kortikosteroid içeren kremler ufak alanların tedavisinde uzun süre kullanılabilir. Uygulamanın kapalı yapılması yan etkilere neden olabilir. Bu ajanlar muhakkak bir Dermatolojj Uzmanı'nın denetiminde kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PUVA -PUVA denen bir tedavi yönteminde hastaya psorelen içeren bir hap verilir. Psorelen deriyi ışığa hassas hale getirir. Daha sonra hasta morötesi ışığın bir tipi olan ultraviyole A ışığına maruz bırakılır. Bu tedavi için özel ekipman gerekir. Yüz, üst kol, üst bacak, gövde gibi alanlarda % 50-70 oranında iyileşme olur. Eller ve ayaklar ise tedaviye kötü cevap verir. PUVA tedavisi Dermatoloji Uzmanının gözetiminde yapılmalıdır. Güneş yanığına benzer şikayetler görülebilir. Uzun vadede deride çillenmeye ve cilt kanseri riskinin artmasına neden olabilir. UVA göze de zararlı olduğundan UVA filtresi olan gözlükler seans sırasında ve dışarı güneşe çıkıldığında kullanılmalıdır. Bu gözlüklerin kullanımı katarak gelişimini engeller. 12 yaşın altında, hamilelerde ve bebek emziren kadınlarda PUVA tedavisi uygulanamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dar bant UVB - Bu tedavi şeklinde haftada 2-3 seans bir kaç ay boyunca tedaviye alınır Bu tedavinin şu an geniş kullanımı yoktur. Butedavi yöntemi özellikle çocuk hastaları tedavi etmekte kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grafting - Normal sağlıklı derinin sağlıksız alana cerrahi yollarla aktarılması (grafting) az sayıda hastada faydalı olabilen bir yöntemdir. Ayrıca hastalıklı alanın tamamında homojen bir renk dönüşü olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Diğer tedavi yöntemleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer tedavi şekilleri arasında, bağışıklık sistemini düzenleyen maddeler içeren kremlerin kullanımı vardır. Güvenli olduğundan çocuklara ve göz kapağına da uygulanabilir. Excimerlaser de tedavi de denenebilir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Depigmentation Tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vitiligosu çok yaygın olan olgularda deri renginin hidrokinon denen bir kimyasal ilaç ile tamamen açılması da alternatif bir yöntemdir. Fakat tedavi bir yıl sürebilir ve sonuç kalıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Vitiligo kesin olarak tedavi edilebilir mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde vitiligonun nedeni bilinmemektedir, bununla beraber hastalığın ailesel bir özelliği vardır. Hastalığı tedavi edecek çeşitli yöntemler bulunmasına rağmen, hastalığın kesin bir tedavisi yoktur. Vitiligo ile ilgili yapılan araştırmalar halen sürmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-7677946221320970287?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/7677946221320970287/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=7677946221320970287' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7677946221320970287'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7677946221320970287'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/vitiligo-nedir-nasl-tedavi-edilir.html' title='Vitiligo Nedir ? Nasıl Tedavi Edilir ?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i51.tinypic.com/2u4iknp_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3912434527765040635</id><published>2011-01-12T06:24:00.000-08:00</published><updated>2011-01-12T06:26:57.373-08:00</updated><title type='text'>Çocuğunuza Televizyon Karşısında Yemek Yedirmeyin</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i51.tinypic.com/180q3p.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 468px; height: 312px;" src="http://i51.tinypic.com/180q3p.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı Beslenme  Alışkanlığı İçin:  Çocuğunuza  televizyon karşısında yemek yedirmeyin !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anneyi en mutlu eden; tabağını bitiren bir çocuğa sahip olmaktır.  Çünkü çocuğu  iyi beslendiğinde  gerekli vitaminleri alacak, bağışıklık sistemi güçlenecek, zayıf kalmayacak ve böylece daha az hastalanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat  birçok anne çocuğuna yemek yedirememekten şikayetçi… Yemek yedirmeyi  başarabilmek için de kendine özgü  birçok yol deniyor. Komiklikler yapıyor, oyuncakları kullanıyor , en leziz yemek tariflerini   yaratıcılığını  kullanarak  hazırlıyor. Tüm bu çabaları bizler  de tabiî ki destekliyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu anneden duyduğumuz ;   çocuğuna  bebeklik döneminden itibaren televizyon karşısında yemek yedirmesi. Bu yolla daha kısa surede yemek yedirebildiğini  ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneler için oldukça  pratik olan bu yolu sağlıklı beslenme alışkanlığının kazandırılması  açısından neden tercih etmediğimizi kısaca ifade edelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğunuz  televizyon karşısında daha çok yemek yiyor . Çünkü , sürekli değişen , hareketli, renkli ekran dikkatinin sürekliliğini sağlamış oluyor. Çocukların dikkati kısa sürelidir  , ekrandaki  bu hareketlilik ile  kısa olan dikkatin süresi uzuyor  ve çocuk farkında olmadan ağzını açıyor. Siz de bu anı fırsat olarak değerlendirerek hazırladığınız vitaminle dolu çorbayı çocuğunuza  yutturmayı başarıyorsunuz. Diğer kaşık, sonra diğer kaşık ve son kaşık. Tüm çorba bitti .. Çok mutlusunuz. İçiniz  oldukça rahat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı beslenme alışkanlığının kazandırılması için; çocuk yemek öğününün geldiğinin ve yemek yediğinin farkında olmalıdır. Bu da çocuğa yaşayarak kazandırılabilir. Yemek öğünleri gün içerisinde bir rutin olduğunda çocuk yaşayarak yemek yeme davranışını öğrenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa televizyon izlerken çocuğunuz öncelikli olarak yemek yediğinin farkında değildir. Ona göre sadece eğlenceli bir şekilde televizyon izlemektedir. Çocuklar  yaşayarak öğrenme gerçekleştirdiğinden  yemek yeme davranışını  sağlıklı bir şekilde öğrenmiş olamıyor. Bu davranışı yeterli düzeyde öğrenemeyen bir çocuk ilerleyen yaşlarda  yetersiz beslenme , masada yemek yemek istememe, düzenli yemek yememe, yemek seçme , kendi kendine yemek yememe gibi davranışlar gösterebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu davranışları gösteren bir çocuğun  sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanamadığını söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmak için; öğün atlamayın,  çocuğunuzla birlikte masaya oturun,   onunla birlikte yemek yiyerek ve yemek seçmeyerek ona model olun, uygun yaşı geldiğinde kendi kendine yemek yemesine izin verin. Mümkün olduğunca ailenin tüm üyelerinin masada yer almasını sağlayın. Yemek saatlerini  ailecek keyifli geçirmeye özen gösterin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı beslenme, çocuğun  fiziksel ve ruhsal gelişimi için önemlidir. Sağlıklı beslenen bir çocuk hastalıklara karşı daha dirençlidir, gün içerisinde yeterli enerjiye sahip olabileceği için yaşına uygun her turlu aktiviteyi rahatlıkla yerine getirebilir.  Dikkati, algılaması artar. Huysuzlukları ve sizinle çatışmaları azalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer geçmişte çocuğunuza televizyon karşısında yemek yedirmiş olan bir anneyseniz asla  kendinizi suçlamayın. “ Ben hata  mı yaptım ?” demeyin.  Tüm bunları bilerek yapmadınız. Ama artık doğru olanı biliyorsunuz. Çocuğunuz kaç yaşında olursa olsun bugünden başlayarak ona  sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırabilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3912434527765040635?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3912434527765040635/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3912434527765040635' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3912434527765040635'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3912434527765040635'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/cocugunuza-televizyon-karssnda-yemek.html' title='Çocuğunuza Televizyon Karşısında Yemek Yedirmeyin'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i51.tinypic.com/180q3p_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3561816415549169098</id><published>2011-01-12T06:15:00.000-08:00</published><updated>2011-01-12T06:24:10.683-08:00</updated><title type='text'>Gastroözafagial Reflü</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i55.tinypic.com/16byp2v.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 206px; height: 201px;" src="http://i55.tinypic.com/16byp2v.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gastroözefagial reflü mide ile yemek borusu arası var olduğu kabul edilen kapakçığın yetersiz çalışması sonucu açık kalması sonucu mide içeriğinin istemsiz olarak yemek borusuna kaçışıdır. Yemek borusuna kaçan bu içerik yenilen katı ve sıvı gıdalar olabildiği gibi mide, safra ve pankreas sıvısı da olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı olan çocukların bir çoğunda normalde fizyolojik olarak gözüken bu reflü, 1/300-1000 oranında Gastroözefagial reflü hastalığı olarak yani vücudumuzda belirti vererek kendini belli eder. Çocukluk çağında reflü %8-12 oranında görülmektedir. Erişkinlerde bu hastalık daha sık (%20) olarak görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiatus hernisi (mide fıtığı) ve mide çıkışında darlık olan çocuklar yanında nörolojik hastalıklara sekonder (ikincil ) reflü de görülebilir. Her 10 reflü hastasından birinde mide fıtığı da görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Reflü Neden Oluşur ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gastroözefagial Reflü ÇOK FA KTöRLÜ bir hastalıktır. Genetik kökeni olan bu hastalık; En sık olarak geçici olarak yemek borusu alt kısmındaki sfinkterin (kapakçığın ) gevşekliği sebebiyle görülmektedir, ayrıca mide içeriğinin boşalmasında gecikmenin olması, mide fıtığı ve yemek borusunun kendi kendini temizleme mekanizmasının bozuk olması diğer reflü sebepleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir de Gastroözefagial reflüyü kolaylaştıran faktörler vardır.Bunlar ;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·         Yemek borusunun mideye giriş bölümünde yer alan açının (HİS açısı)  bozulmuş olması&lt;br /&gt;·         Mide fıtığı gibi anatomik bozukluklar&lt;br /&gt;·         Mide çıkışında tıkanıklık (ÜLSER VE   pilör stenozu) gibi mide boşalmasını engelleyen nedenler&lt;br /&gt;·         Çocuğun yanında sigara içilmesi, ergen ise kendisinin sigara ve/veya içki içmesi astım tedavisinde kullanılan ilaçlar ise mide ile yemek borusu arasındaki kapakçığın tam kapanmamasına neden olup gastroözefagial reflü hastalığına sebep olurlar.&lt;br /&gt;·         Kötü beslenme alışkanlıkları yağlı gıdalar, asitli yiyecekler ile tanışma yine reflüyü kolaylaştırır&lt;br /&gt;·          Obesite ve sıkı giysiler ve bir de genetik faktörler eklenir ise gastroözefagial reflü hastalığı oluşumuna zemin hazırlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gastroözefagial reflü hastalığı olan çocuklar yaşamlarının farklı dönemlerinde farklı belirtiler ile gelirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süt çocuğunda sızıntı şeklinde veya fışkırır şekilde kusma olabilir. Bazen hemen yemek öncesi bazen de yemekten birkaç saat sonra   kusma  olabilir. Reflü hastalığı bulguları yoksa bu belirtiler normal olarak kabul edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük çocukta ise göğüste yanma, yutma güçlüğü ve göğüs ağrısının çocuktaki ifade şekilleri ön plandadır. Bunların çocukta belirtisi ağlama, huzursuzluk, mamayı reddetme, zor uyuma gibi belirtiler olabilir. Bazen de anemi ve ağızdan kan gelmesi ve dışkının katran renginde çıkması ( üst sindirim sisteminden kanama ) gibi bulgular karşımıza gelebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de süt çocukluğunda sepsis, doğumsal kalp hastalığı, beslenme hataları, idrar yolu enfeksiyonu, inek sütü alerjisi/ anatomik bozukluklar, bazı metabolik hastalıklar reflü hastalığını taklit edebilir, ayırıcı tanıda bu hastalıklarda göz önde bulundurulmalı ve hasta   doğru ve uygun tedaviyi karışıklığa sebep olmadan alabilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reflüde ayrıca;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·         Uyku apnesi ( nefessiz olarak saniyelerce kalma)&lt;br /&gt;·         Uzun süren öksürük nöbetleri/ tekrarlayan akciğer enfeksiyonu bulguları olabilir.&lt;br /&gt;·         Ses kısıklığı / boğuk ses/ sık larenjit atakları / kulakta sıvı toplanması ve bunun sonucunda kulağa tüp takılması(seröz otit)/ sinüzit&lt;br /&gt;·         Hışıltı&lt;br /&gt;·         Karın ve gögüs ağrısı&lt;br /&gt;·         Başı geriye atma ve başı yana çevirme&lt;br /&gt;·         Büyük çocuklar ise belirtileri kendileri ifade edebilir. Bunlar; Göğüs arkasında yanma, kusma ve ağza acı su gelmesi, ağız kokusu, gece öksürüğü, boğulur şekilde öksürük ile uyanma, kabızlık, kulakta sıvı   toplanması ve bunun sonucunda kulaklarına tüp takılmış olan çocuklar, sinüzit , gelişim geriliği ve obesite ayrıca dişlerde reflüye bağlı çürükler, ön kesicilerin iç kısmında  değişiklikler ve diş gıcırdakma bulgu ve belirtileri olabilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulguları olanlarda gastroözefagial reflü hastalığı düşünülür .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gastroözefagial Reflü Hastalığının Tanısı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gastoözefagial reflü hastalığında pek çok tetkik kullanılmasına rağmen %100 tanı koydurucu bir tetkik yoktur. Hekimin deneyimi ve aile ile iletişim sanatı tanı ve tedaviyi yönlendirici olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz hekimler reflü hastalığında kullanılan tetkikleri niçin neden yapıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·         Reflü hastalığı varlığını göstermek&lt;br /&gt;·         Hastalığa bağlı oluşan istenmeyen örneğin darlık ve yemek borusundaki değişikliklerin gösterilmesi&lt;br /&gt;·         Ve reflü ve semptomlar arası ilişkileri göstermek için kullanıyoruz&lt;br /&gt;·         Biraz önce bahsettiğimiz   belirtiler ile hastaya  doktorun tanı koyup  direk tedavi başlaması en akılcı yaklaşım olmalıdır.  Bu yöntem tedaviden teşhise gitme olarak kullanılmaktadır. Yani direkt tedaviye başlamaken duyarlı ve en özgün tanı aracıdır.&lt;br /&gt;·         İlerlemiş olgular için yemek borusu, mide ve ince barsak grafileridoğumsal anormalliğin, yemek borusunun diğer hastalıklarını ortaya çıkarma, pilör stenozunun, mide fıtığının varlığının   ve reflü hastalığına bağlı oluşan darlığın ortaya çıkartılması için gereklidir.&lt;br /&gt;·         Üst sindirim sisteminin endoskopik incelenmesi ve biyopsi örneklerinin alınması istenmeyen yemek borusu alt kısmındaki değişikliklerin darlık, yemek borusunun yangısının ortaya çıkarılması ve altta yatan diğer patolojilerin ortaya çıkartılması için gereklidir.&lt;br /&gt;·         24 Saatlik Ph monitorizasyonudoktorun gerektiği durumlarda başvurduğu tanı yöntemidir.  Başlangıçta kullanılan bir tanı yöntemi değildir.&lt;br /&gt;·         Sintigrafi ; Bir çok çocuk gastroenteroloji merkezinde olduğu gibi Çekirge çocuk gastroenteroloji polikliniğimizde de rutinde istenen bir tetkik değildir.&lt;br /&gt;·         Yemek borusunun monometrik çalışmaları, impedans çalışmaları,   kapsül pH metri gibi yeni ve pahalı tanı yöntemleridir. Henüz ülkemizde rutine girmemiştir&lt;br /&gt;·         Kulak Burun Boğaz Bakısı diğer bir tanı yöntemidir:Larinkste ödem, eritem ve nodül ve hatta reflünün görülmesi olasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gastroözefagial reflü hastalığının tanısında hastalığın bireysel belirti farklılıklarının olduğu, tanı koymada net bir tanı aracı olmadığı göz önüne alınırsa sorunun büyüklüğü ortadadır. Kolay tanı koyabilme boş yere tedavi verme yanında, tanıyı koymadaki gecikme ise istenmeyen sonuçlarla hastayı karşımıza getirmektedir.   Test tedavisine 2-4 haftalık tedaviye yanıtsızlık durumunda hasta mutlaka çocuk gastroenteroloji uzmanınca görülmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın tedavisinde bazı önlemler almak gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirtileri azaltmak için önlemler almak ve yaşam tarzında değişikliklere gitmek gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yaşam Tarzındaki Değişiklikler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·         1 yaşın üstünde sol yan pozisyon ve yatak başının 15 cm yükseltilmesi önerilir.   Yüz üstü yatırma reflüyü azaltabilir ancak bu seferde ani bebek ölümü oranı artmakta dolayısı ile önerilmemektedir.&lt;br /&gt;·          Süt çocuğu çağında emzik kullanılıyorsa bu reflüyü artıracağından emzik yasaklanır.&lt;br /&gt;·         Bebeklerin dik emzirme pozisyonunda emzirilmeleri&lt;br /&gt;·         Ana kucağı, puset vb reflüyü artırdıkları için kullanımları önerilmemektedir.&lt;br /&gt;·         Çocuğun yanında sigara içilmemeli, ergenlik çağında olanlar ise içki ve sigara tüketimi araştırılmalı ve önlem alınmalıdır.&lt;br /&gt;·          Üç öğün yerine çocuğun aldığı gıdalar altı öğünde verilmelidir.&lt;br /&gt;·          Patates, köfte, balık gibi çocukların sevdiği gıdalar kızartma yerine fırında yapılarak verilmelidir.&lt;br /&gt;·         Çikolata, cips, çerez, ketçap, mayonez, soğan ve sarımsak gibi gaz yapıcı gıdalar ve  konsantre meyve suları ve gazlı ve asitli içeceklerden uzak durulur.&lt;br /&gt;·         Çok sıcak içeceklerden ve çok soğuk içeceklerden uzak durulur..&lt;br /&gt;·         Nane, boza, domates suyu, portakal suyu gibi asitli yiyecekler gibi yemek borusuna yiyeceklerin ve beraberinde asitin kaçışını artıran gıdaların yanında yemek borusu alt sfinkterini gevşeten kahve ve kakaolu içeceklerden uzak durulması anlatılmalıdır.&lt;br /&gt;·         Kabızlık varsa karın içi basıncı artıracağı için tedavi edilmelidir.&lt;br /&gt;·         Karın içi basın azaltmak için sıkı kemer, korse, sıkı lastik vb kullanımı önlenir.&lt;br /&gt;·         Şişmanlık varsa zayıflama programına alınır.&lt;br /&gt;·         Çocuk yemek yedikten sonra hemen yatırılmamalı en az 2 saat geçmesi söylenmelidir.&lt;br /&gt;·         İşeme bozukluğu varsa araştırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnek sütü alerjisi olan bebeklerde iNEK sütünün eliminasyonu kusmaları azaltabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tıbbi Tedavi:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıbbi tedavi doktorun seçeceği tedaviye göre en az 3 ay olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavide kullanılan ilaçlar mideden yemek borusuna yiyeceklerin dönüşünü azaltan ve bunun yanı sıra mide boşalmasını hızlandıran ilaçlar (prokinetikler) ve mide asidini baskılayan ilaçlar ( asit baskılayıcı ilaçlar) kullanılmaktadır. Cerrahi tedavi yöntemleri yanında endoskopik tedavi yöntemleri de vardır. Endoskopik tedavi yöntemleri henüz çocuklarda uygulamaya geçmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedaviye yanıtsız hastalar için aile, çocuk doktoru, çocuk gastroenteroloji uzmanı ve çocuk cerrahı ortak olarak en iyi tedavi yöntemini seçilmelidir.    Her şey çocuklarımızın daha sağlıklı gelişmesi için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dr. Fatih ÜNAL&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çekirge Çocuk Hastanesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çocuk Hastalıkları, Gastroenteroloji ve Beslenme Uzmanı &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3561816415549169098?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3561816415549169098/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3561816415549169098' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3561816415549169098'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3561816415549169098'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/gastroozafagial-reflu.html' title='Gastroözafagial Reflü'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i55.tinypic.com/16byp2v_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-6882608982666385557</id><published>2011-01-10T19:38:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T19:39:43.072-08:00</updated><title type='text'>Kıl dönmesi nedir ? Kıl dönmesi tedavi yöntemleri</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kıl dönmesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pilonidal sinüs ya da daha çok bilinen ismiyle kıl dönmesi, yaygın bir hastalık olmasına rağmen pek de tanınmaz. Kişi, belirtileri ortaya çıkmış olan hastalığının mutlaka farkındadır, ancak ismini tam olarak koyamamıştır. Bu durumda yapılması gereken, bir an önce hastalığı tanımak ve tedaviyi geciktirmeden başlatmaktır. Kıl dönmesi; kuyruk sokumu olarak da tanımlanan bölgede, kalçaların üst birleşim noktasında görülüyor. Şişlik ağrı akıntı gibi şikayetlerle kendini belli ediyor. Doğumsal olan bu hastalık, anne karnındaki gelişim esnasında küçük bir kusur sonucu oluşuyor. Bu doğumsal kusura vücut, ergenlikten sonra reaksiyon vermeye başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastanın doktora başvurduğunda hastalıkla ilgili ilk belirtilerin ortaya çıkıyor. Kıl dönmesi en sık 15-30 yaş arası erkeklerde görülmekle birlikte, aynı yaş grubu kadınlarda da görülme sıklığı pek nadir olmuyor. Belirtiler, kuyruk sokumu olarak da tanımlanan bölgede, kalçaların üst birleşim noktasında, şişlik, ağrı akıntı, kızarıklık, delikşikler ve kabarcıklar şeklinde görülüyor. İlerlemiş, abseleşmiş durumlarda oturma ve yürümeyi dahi engelleyebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hastalığın Safhaları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın safhaları, olayın ciddiyetini yani hastalığın belirtilerine göre cilt altı yayılımını da gösteriyor. Bu safhalara göre tedavi planı da değişiyor. Hastalığın safhaları basitçe 3 aşamada değerlendiriliyor: Şikayet oluşturmayan belirti dönemi, akut pleonidal abse dönemi, tekrarlayan hastalık dönemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavi, hastalığın evresine göre uygulanıyor, kalıcı çözüm ise mevcut artık dokunun cerrahi olarak çıkartılması ve yara onarımı ile sağlanıyor. İltihaplı ve abseli dönemlerde, içeride biriken iltihabın lokal anestezi ile boşaltılması, kalıcı müdahalenin daha sonra programlanması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ameliyat Tipleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumda çok sık rastlanan bu hastalık aslında günümüzde ameliyat tipleri ile de konuşuluyor. Hastalığın safhasına ya da ameliyatta karşılaşılan duruma göre, ameliyat tipi de değişiyor. İçerden çıkan artık dokunun büyüklüğüne ya da daha önce aynı sebepten dolayı ameliyat olup olmadığına göre, ameliyat tipini cerrah belirliyor. Ameliyat tipleri, artık dokunun çıkarıldıktan sonraki kapama yani iyileşme durumuna göre değişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Buna göre ameliyat tipleri;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık bırakma,&lt;br /&gt;Cildi yaklaştırarak açık bırakma,&lt;br /&gt;Direkt dikişlerle kapatma,&lt;br /&gt;Doku kaydırarak dikişlerle kapatma gibi sıralanabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi Geciktirildiğinde&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıl dönmemesinde erken teşhis önem taşıyor. Çünkü tedavinin geciktirildiği durumlarda hastalık ilerliyor, cilt altındaki hastalıklı doku büyüyor. Bu durum, yapılması gerekli olan ameliyatın zorlaşmasına, hastanın fazla zaman kaybetmesine ve ameliyat sonrasının daha zor geçmesine sebep olabiliyor. Ayrıca; uygun cerrahi yöntem seçilmezse de tekrarlayabiliyor. Bu nedenle, ameliyat yönteminin hasta ile doktorunun ortak kararı ile belirlenmesi gerekiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-6882608982666385557?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/6882608982666385557/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=6882608982666385557' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6882608982666385557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6882608982666385557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/kl-donmesi-nedir-kl-donmesi-tedavi.html' title='Kıl dönmesi nedir ? Kıl dönmesi tedavi yöntemleri'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-5599809436667740618</id><published>2011-01-10T19:36:00.001-08:00</published><updated>2011-01-10T19:36:43.098-08:00</updated><title type='text'>Cüzam nedir ?</title><content type='html'>Micobacterium leprae adı verilen bir virüsün meydana getirdiği hastalık. Tıp dilindeki adı Lepra, halk dilimizdeki adı da Miskin hastalığıdır.Şiddetli belirtileri olan salgın bir hastalıktır. Etmeni, 1879 yılında Hansen tarafından bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cüzam hastalığı medeniyetin bilinen en eski hastalıklardan biridir. Antik çağlarda, özellikle Ortaçağ'da büyük salgınlar yaptığı ve toplum için çok ürkülen bir hastalık olduğu bilinmektedir. Ortaçağ'da bu hastalığa yakalananlar için özel evler ve barınaklar yapılmış, hastalar buralarda kendi kendileri ile başbaşa bırakılmıştır. Daha sonraları, cüzamlı hastalara çıngırak takılmış böylece herkesin bunların yanına yanaşmasına engel olunmak istenmiştir. Bugün özellikle geri kalmış ülkelerde rastlanan bir hastalık özelliğindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cüzamın iki tipi vardır:&lt;/span&gt; Nodüler tip: Deride, nasırlı düğmeler seklinde belirtileri olan bir cüzam tipidir. Bu düğmeler, hastalığın ilerlemiş devirlerinde ülserler halinde açılırlar. Sinirsel tip: Sinirlerde kendini gösteren bir tiptir. Zamanla hasta sinirsel yeteneğini kaybeder, hissiz bir durum alır. Bunun da ilerlemiş hallerinde deride belirtiler görülür. Bunlar da zamanla ülserleşir. Katılım yolu ile geçmez. Ancak, cüzamlı olan hastaların derisine temas yolu ile insandan insana geçer. Başlangıç devirlerinde yapılacak teşhisle hastalıktan kurtulmak imkânı bugün için vardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-5599809436667740618?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/5599809436667740618/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=5599809436667740618' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5599809436667740618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5599809436667740618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/cuzam-nedir.html' title='Cüzam nedir ?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-6559250250681562040</id><published>2011-01-10T19:35:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T19:36:09.218-08:00</updated><title type='text'>Sıra dışı benler</title><content type='html'>Sıra dışı benler ( tıptaki adıyla atipik veya displastik nevüsler) klinik ve mikroskobik olarak Melanom ile ortak bazı görüntüleri olup, melanom olmayan selim bir deri gelişimidir. Bununla beraber sıra dışı benlerin varlığı melanom gelişim riskini arttırır veya bir kişide melanom gelişim riskinin bir belirteci olabilir. Bu risk tek bir sıra dışı ben varlığında çok az iken, fazla sayıda ben bulunması bu riskin arttığının göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sıra dışı benler nasıl görünürler?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra dışı benler çok farklı biçimde görülebilir. Sıklıkla aşağıdaki bulguları gösterirler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benin bir tarafının daha geniş olması&lt;br /&gt;Benin çevresinin düzensiz olması&lt;br /&gt;Değişik renkler içermesi (kahverengi, siyah, kırmızı ve beyaz)&lt;br /&gt;6 milimetreden daha büyük olması&lt;br /&gt;Hafifçe deriden kabarık olması&lt;br /&gt;Fakat displastik nevüs tanısı deriden biyopsi alınarak konulur. Sıra dışı benler sıklıkla melanoma görünümündedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sıra dışı benler nerede görülürler?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür benler vücutta her yerde görülebilir. Genellikle ergenlik döneminde ortaya çıkar. Bu tarz benler güneş gören alanlarda, sırt ve bacaklarda sık görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tek bir sıra dışı ben bulunması ne anlama gelir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisinde ve ailesinde melanom bulunmayan, fakat 1-4 arası sıra dışı beni olan kimseler, toplumdaki diğer bireylere göre biraz daha fazla Melanom riski taşır. Bununla birlikte sıra dışı bir ben melanom ile aynı değildir. Çok agresif tedavi yaklaşımlarına gerek yoktur. Fakat değişiklik olduğunda muhakkak biyopsi alınmalı veya koruyucu olarak ben tamamı ile cerrahi olarak alınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir kişide çok sayıda ben ve sıra dışı ben bulunması ne anlama gelir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kişide veya ailesinde melanom varsa melanom gelişim riski yüksektir. Bir kişide çok sayıda normal ve sıra dışı ben var ve yakınlarında melanom var ise; bu durum ailesel sıra dışı ben tablosu olarak adlandırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ailesel Sıra dışı ben tablosu nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tabloda aşağıdaki kriterler vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Birinci derece akrabalar (anne baba çocuklar ve kardeşler), ikinci derece akrabalarda (büyükanne, büyükbaba, amca, dayı, hala, teyze) melanom bulunması&lt;br /&gt;2. Ben sayısının 50 den fazla olması ve bu benlerden bazılarının sıra dışı olması&lt;br /&gt;3. Mikroskobik olarak tipik sıra dışı ben bulgularının bulunması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ailesel Sıra dışı ben tablosuna sahip olmak ne anlama gelir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kişilerin melanom olma riski anlamlı olarak yüksektir. Benlerin sayısı ve melanom bulunan aile bireylerinin sayısının artması melanom gelişim riskini arttırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dermatoloji Uzmanı tarafından sıra dışı ben tablosu tanısı olanlar ne yapmalıdır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kişiler kendi derilerini 2-3 ayda bir kendileri kontrol etmelidir. Melanomun erken belirtileri hakkında bilgi Dermatoloji uzmanlarından alınabilir. Hastalar ergenliğin başlangıcından itibaren 3-12 ayda bir Dermatoloji Uzmanına muayene olmalıdır. Hatta Dermatologunuz göz muayenesi ve fotografik ben takibini isteyebilir. Tüm bu işlemlerin amacı melanomun erken tanınmasını sağlamaktır ve muhakkak yapılmalıdır. Melanom erken evresinde yakalandığında tedavi şansı daha yüksektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Melanom gelişiminden korunmak için neler yapılabilir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşten korunmak, melanomdan korunmak için yapılabilecek en önemli şeydir. Sabahın geç saatlerinde ve öğlen vakti dışarıda yapılan aktiviteler yasaklanmalı, her zaman güneşten koruyan şapka ve kıyafetler giyilmelidir. Kısa süreli güneşe maruz kalma esnasında da 15 faktör ve üzerindeki güneşten koruyucuların kullanımı tavsiye edilir. Güneşten koruyucular yarım saatte bir yeniden sürülmelidir. Bütün bu önlemler melanomdan korunmak için oldukça önemlidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-6559250250681562040?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/6559250250681562040/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=6559250250681562040' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6559250250681562040'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6559250250681562040'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/sra-ds-benler.html' title='Sıra dışı benler'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-6635294225475123219</id><published>2011-01-10T19:33:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T19:34:55.512-08:00</updated><title type='text'>Zona (Gece yanığı) Nedir ve Tedavisi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i53.tinypic.com/2nhmf7c.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 280px; height: 210px;" src="http://i53.tinypic.com/2nhmf7c.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona olarak da bilinen Herpes Zoster su çiçeği virüsünün yaptığı bir enfeksiyondur.&lt;br /&gt;Su çiçeği geçiren herkes Zonaya yakalanabilir. Virüs sinir köklerinde aktif olmayan bir şekilde yaşamını sürdürür ve yeniden aktifleştiğinde Zona gelişir. Suçiçeği geçiren kimselerin % 20 si Zona geçirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virüsü uyandırıp aktifleştiren neden bilinmemektedir. Vücudun enfeksiyonlarla baş etmesini sağlayan bağışıklık sistemindeki bir güçsüzlük virüsün çoğalmasına ve sinir boyunca deride yayılmasına neden olur. Çocuklar bile Zona geliştirebilmesine rağmen, genellikle 50 yaşın üzerinde rastlanır. Hastalık, travma, stres gibi faktörler zona geçirilmesine neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir nedenle bağışıklık sistemi zayıflayan kişi zona geçirebilir. Bu kişilerde hastalık ciddi seyretmeye eğilimlidir. Bağışıklık sisteminin zayıfladığı lösemi, lenf oma gibi kanserler ve de AIDS de zona sık görülür. Kanser kemoterapisi ve radyoterapi, organ naklinde kullanılan ilaçlar, uzun süreli kortizon kullanımı bağışıklık sistemini baskılayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zonanın bulguları nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zonanın ilk bulgusu derinin belirli bir bölgesinde yanma batma tarzında ağrı ve duyarlılık artışıdır. Bu ağrı döküntünün gelişmesinden 2-3 gün önce döküntü alanında başlar. Bu arada baş ağrısı ve ateş olabilir. Bu alanda daha sonra kızarıklık ve şeffaf su kabarcıkları gruplar halinde oluşur. Bu kabarcıklar 2-3 hafta kadar sürer. Bu kabarcıklar koyu renkli kan ile dolar, sonra kabuklanır ve iyileşmeye başlar. Ağrı daha uzun süre sürebilir. Nadir olarak döküntü hiç görülmemeksizin de ağrı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ağrının şiddeti nasıldır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı sıklıkla ağrı kesici ilaçlar kullanmayı gerektirecek kadar şiddetlidir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zona genellikle vücudun hangi bölgesinde görülür?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona genellikle gövdede ve kalçalarda görülür. Fakat yüz, kol ve bacaklarda da görülebilir. Gözde kalıcı hasar bırakabildiği için göz de hastalık görüldüğünde dikkatli bir bakım gerekir. Burun ucunda su kabarcığı oluşmuşsa bu göz tutulumunun olduğunu gösterir. Bu durumda muhakkak Göz Hastalıkları uzmanı tarafından muayene yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zonanın komplikasyonları nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deri döküntüleri geriledikten sonra Zonaya ait ağrı kalabilir. Özellikle yaşlı hastalarda ağrı aylar ve yıllar boyu kalır. Zonanın erken evrelerinde tedaviye başlamak ağrı gelişimini engelleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su kabarcıklarında bakteri enfeksiyonu gelişebilir ve bu yaraların iyileşmesini engeller. Döküntüde ağrı ve kızarıklık artarsa muhakkak doktorunuza başvurun. Bu durumda antibiyotik tedavisi gerekebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir durum Zonanın tüm vücuda ve diğer organlara yayılmasıdır. Nadir olarak görülen bu durumda bağışıklık sistemi baskılanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zona nasıl tanınır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanı su kabarcıklarının tipik görüntüsü ve döküntü başlamadan önce vücudun tek tarafında ağrı olması ile konulur. Gerekirse incelenmek üzere su kabarcıklarından örnek alınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona geçiren bir kişi de önemli bir hastalık veya bağışıklık sisteminde bir yetersizlik olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona geçiren hastaların çoğu sağlıklıdır. Bununla beraber başka hastalıklar veya AIDS var ise bu doktora bildirilmelidir. Çünkü bu durum tedaviyi etkileyebilir. Doktorunuz bu durumla ilgili olarak tıbbi hikayenizi sorgulayabilir ve bir takım testler (röntgen ve kan tahlilleri) isteyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zona bulaştırıcı mı dır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona daha evvelden suçiçeği geçirmemiş kişilere bulaşabilir, fakat bu kişilerde zona değil, suçiçeği gelişir. Zona, su çiçeğine göre daha az bulaştırıcıdır. Zona su kabarcıkları patladığında bulaştırıcı hale gelir.Yeni doğanlar ve bağışıklık sisteminde yetmezlik olanlar zonalı kişilerden virüsü alarak suçiçeği geliştirmeye eğilimlidir. Zonalı hastalar nadiren hastaneye yatırılarak tedavi edilme ihtiyacı gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hastalık deride iz bırakır mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık bağışıklık sistemi bozuk olan kişilerde yaşlılarda ve ikincil olarak bakteri enfeksiyonu gelişenlerde iz kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavisi nasıldır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona genellikle birkaç haftada iyileşir, nadiren tekrar eder. Ağrı kesici ve soğuk pansumanlar faydalı olur. Eğer erken tanı konulup, ilaçlar erken dönemde başlanırsa, virüsün yayılımı azalır, bulgular daha çabuk iyileşir. Bu ilaçlar baş ağrısı, mide rahatsızlığı yapabilirler. Tedavinin erken başlanması önemlidir. Bu ilaçların kullanımı zona sonrasında ağrı gelişimini engellemez, fakat ağrılı dönemin kısalmasını sağlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddetli enfeksiyonlarda, göz tutulumunda ve şiddetli ağrı olan hastalarda antiviral ilaçlarla birlikte kortizon verilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona sonrasında görülen ağrı kesici tabletlerin gündüz ve gece alımı ile azaltılabilir. Bazen tedavide depresyon ilaçları ağrıyı azaltmak amaçlı kullanılabilir. Günde 3-4 kez kurutucu pansumanların uygulanılması ağrıyı azaltır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-6635294225475123219?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/6635294225475123219/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=6635294225475123219' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6635294225475123219'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6635294225475123219'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/zona-gece-yang-nedir-ve-tedavisi.html' title='Zona (Gece yanığı) Nedir ve Tedavisi'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i53.tinypic.com/2nhmf7c_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3890687404379637967</id><published>2011-01-10T19:30:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T19:32:46.971-08:00</updated><title type='text'>Ürtiker (Kurdeşen) Nedir ve Tedavisi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i53.tinypic.com/10d9i12.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 150px; height: 160px;" src="http://i53.tinypic.com/10d9i12.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürtiker vücudun herhangi bir yerinde gruplar halindeoluşan, soluk kırmızı renkli kabarıklıklardır. Bu döküntü bir kaç saat içinde geriler. Eski bir döküntü solarken yerine yenileri çıkabilir. Boyutları bir kalem arkası büyüklüğünden, bir tabak büyüklüğüne kadar değişebilir ve birleşerek büyük alanlar oluşturabilirler. Genellikle kaşıntılıdır, fakat yanma ve batma hissi de olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürtiker kan plazmasının derideki küçük damarlardan dışarı çıkması sonucu oluşur. Bu duruma histamin denen kimyasal maddenin salgılanması neden olur. Histamin mast hücresi dediğimiz hücrelerden salgılanır. allerjik reaksiyonlar, yiyeceklerin içinde bulunan bazı kimyasal maddeler ve bazı ilaçlar histamin salınımına neden olabilir. Bazen ürtikerin neden oluştuğu saptanamayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürtiker oldukça yaygındır. İnsanların % 10-20 si yaşamı boyunca en az bir kez ürtiker atağı geçirir. Bir çok atak bir kaç gün veya haftada geriler. Bazen de yıllarca sürebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürtiker göz etrafında, dudakda, cinsel bölgede geliştiğinde aşırı bir şişliğe neden olur. Bu durum hastaları korkutmasına rağmen, genellikle 24 saat içinde geriler. Bununla birlikte nefes almakta ve yutkunmakta zorluk var ise acilen bir doktora başvurulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akut Ürtiker&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Altı haftadan kısa süren ürtikere akut ürtiker denilir. Bu tip ürtikerlerde genellikle ürtikere sebep olan neden bulunabilir. En sık rastlanılan neden gıdalar, ilaçlar ve enfeksiyonlardır. Böcek ısırıkları ve bazı iç hastalıkları ile birlikte görülebilir. Diğer nedenler ise basınç, soğuk ve güneş ışınlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gıdalar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;En sık ürtiker yapan gıdalar fındık, çikolata, balık, domates, yumurta ve süttür. Pişmemiş yiyecekler pişmişlere göre daha sık olarak reaksiyona neden olur. Gıdalara eklenen katkı maddeleri ve koruyucular da ürtikere neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürtiker neden olan yiyeceğin yenilmesinden bir kaç dakika ile 2 saat arasındaki bir sürede meydana gelir. Bu süre gıdanın sindirim sisteminden emilme süresine göre değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İlaçlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Antibiyotik, ağrı kesici, sakinleştirici ve idrar söktürücü ilaçlar sıklıkla ürtikere neden olur. Anti asit denen mide ilaçları, romatizmada kullanılan ilaçlar, vitaminler, göz ve kulak damlaları, kabızlık ilaçları vajinal fitiller ürtiker nedeni olabilir. Bu tip bir döküntünüz olduğunda doktorunuza kullandığınız ilaçları söylemek önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Enfeksiyonlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir çok enfeksiyon ürtikere neden olabilir. Çocuklarda soğuk algınlığı en sık rastlanılan nedendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kronik ürtiker&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Altı haftadan fazla süre devam eden ürtikere kronik ürtiker denilir. Bu tip ürtikerin nedenini bulmak, akut ürtikere göre çok zordur. Kronik ürtilerli hastaların çok azında etken saptanabilir. Doktorunuz ürtikerin sebebini bulmak için size bir takım sorular soracaktır. Hastalığa ait spesifik bir test bulunmadığından doktorunuz size soracağı sorular ve muayene bulgularına göre bazı testler isteyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fiziksel ürtikerler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ürtiker güneş ışınları, sıcak, soğuk, basınç, titreşim ve egzersize bağlı olarak gelişebilir. Güneş ışınlarına karşı gelişen ürtikere solar ürtiker denilir. Bu durum nadiren görülür ve güneşe maruz kalındıktan bir kaç dakika sonrasında gelişir ve bir iki saat içinde geriler. Soğuğa karşı gelişen ürtiker daha yaygındır. Bu tip ürtiker soğuğa maruz kaldıktan sonra derinin ısınması ile ortaya çıkar. Eğer soğuk vücudun geniş alanını etkilemişse, çok fazla histamin salgılanır ve bu durum nefes darlığı, yaygın kızarıklık, yaygın ürtiker ve bayılmaya neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dermografik ürtiker&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Deride yapılan bir ovuşturma veya bir herhangi bir cisim ile bastırıldığında bu alanda ürtiker gelişmesi dermografizm olarak bilinir. Bu durum toplumda % 5 oranında görülür. Özellikle genç bayanlarda aylarca hatta yıllarca devam edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;En iyi tedavi etkenin saptanması ve bu etkenden sakınılmasıdır. Bu kolaylıkla yapılamaz ve bazen imkansızdır. Doktorunuzun yazacağı antihistaminik dediğimiz ilaçlar genellikle ürtikerde iyileşme sağlar. Ürtikerin oluşmaması için en iyi yol anthistaminiklerin düzenli bir şekilde alınmasıdır. Doktorunuz size en uygun olan bir veya birden fazla antihistaminik seçeneğini reçeteleyebilir. Şiddetli olgularda epinefrin veya kortizon enjeksiyonuna ihtiyaç duyulabilir&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3890687404379637967?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3890687404379637967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3890687404379637967' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3890687404379637967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3890687404379637967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/urtiker-kurdesen-nedir-ve-tedavisi.html' title='Ürtiker (Kurdeşen) Nedir ve Tedavisi'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i53.tinypic.com/10d9i12_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-4878237821568058905</id><published>2011-01-10T19:23:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T19:27:29.517-08:00</updated><title type='text'>Et benleri tedavisi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i52.tinypic.com/116t1nd.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 283px; height: 258px;" src="http://i52.tinypic.com/116t1nd.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Et benleri en çok orta yaşlı ve yaşlı kişilerde görülmektedirler. Şişmanlık, hamilelik, menapoz ve hormon hastalıkları et benlerinin çoğalmasına sebep olabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Et benleri en çok boyun, koltuk altı, üst gövde ve göz çevresinde ortaya çıkarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrısız oluşumlardır ve zamanla büyüyebilir ve çoğalabilirler. Nadiren et benleri tahriş olup renkleri koyulaşabilir ve ağrılı hale gelebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek veya çok sayıda 1-3 mm çaplı ten veya kahve renkli , yumuşak ve saplı oluşumlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda yapılan araştırmalarda et benlerinde %80 Human papilloma virus tespit edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Et benleri çok fazla sayıda ve yaygınsa, hastada bağırsak polipleri ve hormon bozukluğu araştırılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Et beni tedavileri:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyofrekans (elektrocerrahi)&lt;br /&gt;Kryoterapi ( buz tedavisi )&lt;br /&gt;Cerrahi&lt;br /&gt;Lazer yöntemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olarak kolayca ve ağrısız şekilde kolayca tedavi edilebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Et benleri sık görülen, deriden çıkıntı yapan, zararsız yumuşak deri gelişimleridir. Aşağıdaki adlarla da bilinirler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akrokordon&lt;br /&gt;Papillom&lt;br /&gt;Yumuşak fibromlar&lt;br /&gt;Pedunculated (saplı anlamında)&lt;br /&gt;Filiiform (ipliksi)&lt;br /&gt;Et benleri ne zaman oluşur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Et benleri kadın ve erkeklerde yaşlanma ile ortaya çıkarlar.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Et benleri nasıl görünür?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deri renginde olabildikleri gibi, koyu renkli de olabilirler. Büyüklükleri ise 1 mm den 5 cm e kadar değişebilir. Dah çok boyun, kotluk altı ve kasık gibi kıvrım bölgelerinde görülürler. Özellikle aşırı kilolu ve Tip II diabeti(şeker hastalığı) bulunanlarda çok sık ve yaygındırlar.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Et benleri nasıl oluşur?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Et benleri derinin en üst tabakası olan ince bir epidermis işle kaplanmış, gevşek kollajen lifleri ve damar dokusundan oluşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Et benlerinin nedenleri belli değildir. Bununla beraber aşağıda ki faktörler gelişiminde rol alabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deriyi oğuşturmak, tahriş etmek ve sürtünme&lt;br /&gt;Özellikle gebelik ve jigantizm dediğimiz bir hastalık gibi büyüme faktörlerinin arttığı durumlar&lt;br /&gt;İnsülin direnci&lt;br /&gt;Human papilloma virüsü (siğil virüsü)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-4878237821568058905?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/4878237821568058905/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=4878237821568058905' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4878237821568058905'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4878237821568058905'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/et-benleri-tedavisi.html' title='Et benleri tedavisi'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i52.tinypic.com/116t1nd_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-6941840691253015203</id><published>2011-01-10T19:20:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T19:22:56.311-08:00</updated><title type='text'>Güneş Lekeleri ve Diğer Bazı Kahverenkli Lekeler</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i52.tinypic.com/no7qfd.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 400px;" src="http://i52.tinypic.com/no7qfd.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiller yüz ve güneş gören diğer alanlarda görülebilen milimetrik boyutta kahverenkli lekelerdir. Daha çok açık renk tenli kişilerde , özellikle de kızıl saçlı kişiler daha sık görülür. Çillerin ailesel özelliği vardır, ama koyu renk tenli kişilerde de görülebilir. Tıbbi olarak çillere efelid denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derinin boya pigmenti olan melanin melanosit denen hücrelerden üretilir. Kış aylarında melanin daha az üretilirken, güneşli havalarda daha fazla üretilir. Üretilen melanin, keratinosit denen etraftaki deri hücrelerine dağıtılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiller yaz aylarında daha belirginken, kışın keratinositler yeni hücrelerle yer değiştirdiğinden kışın ya tamami ile ortadan kalakarlar yada renkleri solar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle çiller yaş ilerledikçe azalırlar ve daha az belirgin hal alırlar. Güneşten korumanın dışında tedaviye gerek yoktur.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lentigolar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun süreli güneş hasarı orta yaştan sonra kişilerin yüz ve ellerinde kahverenkli, büyük ve düz lekelere neden olur. Çillerden farklı olarak kışın solmalarına rağmen tamamen ortadan kalkmazlar. Sıklıkla yaşlılık lekeleri veya karaciğer lekleri olarak bilinirler, doğru tanımlama solar lentigodur (güneş lekesi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lentigolar sıklıkla açık renkli kişilerde görülür, fakat kolay bronzlaşan kişilerde de sıktır. Lentigolar deriyi boyayan melanosit denen hücrelerin artması sonucu oluşurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zararsız olan lentigoları kanser olan erken melanomdan ayırmak önemlidir. Eğer bir leke büyüyorsa, birden fazla renk içeriyorsa ve sınırı düzensizse veya herhangibir şüphe uyandırıyorsa, mutlaka bir dermatoloji uzmanına başvurmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Diğer kahverenkli lekeler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kahverenkli lekelerin üzeri pullu ise solar keratoz (aktinik keratoz) veya seboreik keratoz olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kahve renkli lekeler nasıl tedavi edilirler?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahverenkli lekeler, geniş spektrumlu güneşten koruyucuların devamlı ve dikkatli bir şekilde kullanımı ile solaralr. Ayıca bazı leke giderici kremlerin düzenli kullanımı da fayda sağlar. Bu kremler hidrokinon ve aşağıdaki antioksidanları içerirler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alfa hidroksi asit&lt;br /&gt;vitamin-C&lt;br /&gt;retinoik asit&lt;br /&gt;azelaik asit&lt;br /&gt;Bununla beraber kahverenkli lekeler kimyasal peeling, krioterapi ve bazılaserler ile etkili ve hızlı bir şekilde tedavi edilebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygun yeşil ışık veren cihazlar kullanılabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Flashlamp-pulsed tunable dyelaser&lt;br /&gt;Q-switched Nd:YAGlaser (neodynium:yttrium-aluminium-garnet)&lt;br /&gt;KTPlaser&lt;br /&gt;Kriptonlaser&lt;br /&gt;Copper bromidelaser&lt;br /&gt;Kırmızı ışık yayanlaserler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Q-switched Alexandrite&lt;br /&gt;Q-switched Ruby&lt;br /&gt;Intensive pulsed light (IPL) de benzer etki gösterir. CO2 ve Er:YAGlaserler derinin yüzeyini soyarak kahverenkli lekeleri tedavi ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldukça yüzeyel olan soyma teknikleri, çok rahatsız edici değildir ve de zaman kaybına neden olmaz, fakat bir kaç tedavi seansı gerekebilir. Ne yazık ki tedavi sonrası lekeler bazen kötüleşebilir. Muhakkak devamlı bir güneş koruması gereklidir, çünkü bu lekeler yaz aylarında tekrar eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Takip&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kahverenkli bir lekede kanser şüphesi var ise, doktorunuz dermoskopik muayene ve fotoğraflamayı veya lekeyi cerrahi olarak çıkartıp; patolojik incelemeye göndermeyi tercih edebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-6941840691253015203?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/6941840691253015203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=6941840691253015203' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6941840691253015203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6941840691253015203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/gunes-lekeleri-ve-diger-baz-kahverenkli.html' title='Güneş Lekeleri ve Diğer Bazı Kahverenkli Lekeler'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i52.tinypic.com/no7qfd_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-7591551819134816554</id><published>2011-01-10T09:34:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T09:37:53.698-08:00</updated><title type='text'>Karboksiterapi ve kilo verme</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i51.tinypic.com/121q550.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 254px; height: 249px;" src="http://i51.tinypic.com/121q550.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karboksiterapi selülit ve bölgesel yağlanmanın giderilmesinde kullanılan yeni bir tekniktir. Karboksiterapi karbondioksit gazı enjekte ederek bölgesel dokulardaki  dolaşımı geliştirip, metabolizmayı hızlandırma sistemine dayanan bir zayıflama yöntemidir. Yağ dokusuna karbondioksit gazı verilince vücut tepki olarak o bölgedeki damarları genişleterek oksijen gönderir. Oksijenin artması yağ yıkımına neden olur. Ayrıca fiziksel etki sonucu açığa çıkan vücut salgılarındaki aktif maddeler yağ yıkımını arttırır. Böylece karboksiterapi sonrası istenmeyen bölgelerdeki yağlanmada ve selülitlerde azalma, sarkan deride de toparlanma olur, cilt sıkılaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karboksiterapi ile bölgesel zayıflama, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya gibi şehirlerimizde karboksiterapi merkezlerinde yapılabilmektedir. Karboksiterapi fiyatları çok uygun olmasa bile bu tedaviyi tercih edenlerin sayısı hiç azımsanmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karboksiterapinin estetik amaçlı kullanımı, dermatolojik kullanımı, ve tıbbi kullanım alanları vardır. Karın bölgesindeki sarkmalar , gevşemeler, doğum sonrası çatlakları, yara izleri, kollarda, koltuk altı derisinde gevşeme, basen, üst bacak, selülit, göğüslerdeki sarkmalar …. gibi alanlarda karboksi terapi oldukça memnun edici sonuçlar vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karboksi terapi yönteminde ciddi bir yan etki görülmediği söyleniyor fakat tabiki uzman ve güvenilir ellerde yapılmalı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-7591551819134816554?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/7591551819134816554/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=7591551819134816554' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7591551819134816554'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7591551819134816554'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/karboksiterapi-ve-kilo-verme.html' title='Karboksiterapi ve kilo verme'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i51.tinypic.com/121q550_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-5059380876500492675</id><published>2011-01-10T09:31:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T09:34:32.136-08:00</updated><title type='text'>Bölgesel Zayıflama Yöntemleri</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i54.tinypic.com/2qx6o3b.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 250px; height: 251px;" src="http://i54.tinypic.com/2qx6o3b.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel zayıflama isminden de anlaşılacağı üzere vücutta belli bir bölgenin üzerine yoğunlaşarak bu bölgede çeşitli sebeplerden dolayı oluşmuş fazla yağın yok edilmesi üzerine kurulmuş bir sistemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel olarak zayıflamak isteyen kişilerin çokluğu bir çok farklı tedavi yöntemi geliştirilmesine sebep olmuştur. Günümüzde en çok kullanılan bölgesel zayıflama yöntemlerini şöyle sıralayabiliriz :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  1. Karboksiterapi ile zayıflama&lt;br /&gt;  2. Mezoterapi ile zayıflama&lt;br /&gt;  3. Liposuction ile zayıflama&lt;br /&gt;  4. Lazerle Zayıflama&lt;br /&gt;  5. Elektrotreapi ile zayıflama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceki yazılarımızda bu bölgesel zayıflama yöntemlerinden karboksiterapi, mezoterapi ve liposuction’ı incelemiştik. Bu yazılara da ayrıca göz atmanızda yarar olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basitçe hepsinden biraz bahsedersek karboksiterapi yönteminde, temel amaç vücudun belirli bir bölgesinde aktiviteyi artırarak yağ yakımını tetiklemektir. Karbondioksit gazı da böyle bir iş için çok uygundur. Dolayısıyla karboksiterapi ile zayıflama yönteminde yapılan şey zayıflatılmak istenilen bölgenin cilt altı dokusuna enjektörle karbondioksit enjekte edilmesidir. Yani basit bir işlemdir aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karboksiterapi ile ilgili daha fazla bilgi için şu yazımızı da okuyunuz : Karboksiterapi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapi ile zayıflama da karboksiterapiye çok benzemektedir. Bölgesel zayıflamayı sağlamak için cilde enjeksiyon mantığına dayanır. Fakat bu sefer enjekte edilen şey gaz değil birçok farklı antioksidan ve kök hücrenin kombinasyonunu barındıran bir karışımdır. Bu karışım zayıflatılmak istenen bölgenin spor ve diyete karşı duyarlılığını artıracağı için yapılan çalışmalar çok daha iyi sonuçlar verecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapi ile ilgili daha fazla bilgi için şu yazımızı da okuyunuz : Mezoterapi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lipoliz veya lipoterapi isimleriyle de bilinen liposuction tekniğinde ise yağ yakımında çok önemli rol oynadığı bilinen fofatidilkolin denilen bir madde kullanılır. Bu madde vücudun basen, kollar, bacaklar, gıdı, göbek gibi yağlanmaya müsait bölgelerinde kullanılarak bölgesel olarak yağların eritilmesi sağlanır. Bunun yanında estetik operasyon olarak liposuction operasyonuna da değinmek gerekir. Liposuction operasyonunda da benzer bir mantıkla bölgesel yağlar alınır. Lipoterapide ise operasyona gerek kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lipoterapi ve liposuction hakkında bilgi için : Liposuction&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazerle zayıflama yönteminde lazer ve infraruj denen iki farklı cihaz kullanılır. Bunda da asıl amaç bölgesel kan akımını düzenlemek ve dolayısıyla o bölgeye daha sağlıklı ve düzenli olarak vitamin, mineral, oksijen ve besin gelmesini sağlamaktır. Böylece düzenli bir biçimde fazla kilolardan kurtulmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektroterapi de özellikle selülit ve yağlanmaların çözümünde kas yapımına baş vuran bir yöntemdir. Özel bir cihaz yardımıyla yapılır. Bu cihaz sayesinde bölgesel olarak kaslar güçlendirilir. Vücudun sıkılığı ve yağ dengesi sağlanmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selülit, basen yağı, göbek, kol ve bacak yağlarının bölgesel olarak yok edilmesi bu teknikler sayesinde çok zor değildir. Bölgesel zayıflama yöntemleri hakkında bu genel bilgilerden sonra yapmanız gereken doktorunuza danışarak sizin için uygun tedavi yöntemini seçmek olacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-5059380876500492675?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/5059380876500492675/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=5059380876500492675' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5059380876500492675'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5059380876500492675'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/bolgesel-zayflama-yontemleri.html' title='Bölgesel Zayıflama Yöntemleri'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i54.tinypic.com/2qx6o3b_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3565858472434237657</id><published>2011-01-10T09:27:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T09:30:39.863-08:00</updated><title type='text'>Mezoterapi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i56.tinypic.com/15d2z9j.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 276px; height: 372px;" src="http://i56.tinypic.com/15d2z9j.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapi, klasik farmakolojik ya da homeopatik ilaçların, vitaminlerin, minerallerin, aminoasitlerin, enzimlerin bir kokteyl halinde ufak miktarlar ile derinin orta tabakasına (mezoderm) ağrısız enjekte etme yöntemidir. İlk kez 1952 de Dr. Michel Pistor tarafından uygulanmıştır. 1987 de Fransız Tıp Akademisi tarafından geleneksel tıbbın bir parçası olarak kabul edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapide, tedavi edilecek bölgeye etken madde intra dermal enjeksiyonla direk olarak verilir. Amaca uygun olarak seçilen ilaç karışımları bölgesel olarak, küçük dozlarda özel iğneler kullanılarak özel bir teknikle verildiğinde derinin orta tabakasında bulunan kılcal damar uçlarına ulaşan ilaç hızla etkisini gösterir. Bu yöntemin diğer tedavilerine üstünlüğü ilaçların küçük dozlarda bölgesel kullanılması, yan etki riskinin önemsiz sayılabilecek kadar az olması, sonuçların hızlı ve etkili olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapi, uzun zamandan beri estetik tıpta en sık talep konusu olan lipodistrofi veya selülit konusunda en seçkin tedavi biçimini oluşturmaktadır. Sellülit dışında estetikte bölgesel yağ fazlalıklarının eritilmesinde, yüz gençleştirme çalışmalarında, saç dökülmesi tedavilerinde de kullanılır. Estetik dışında romatoloji, dolaşım problemleri (varis, varis ülserleri), migren, spor hekimliği gibi dallarda da kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;SELLÜLİT VE BÖLGESEL ZAYIFLAMADA MEZOTERAPİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygulama düşünülen bölgelere yani bacak, karın, kalça, diz çevresi, mide, yan, sırt, kol, çene altı gibi bölgelere ince uçlu bir iğne ile ilaç enjekte edilir. Bu ilaçlar o bölgedeki yağ hücrelerini, yağ yakım metabolizmasını etkileyip yağ yıkımını ve kan dolaşımını arttırır. Seanslara düzenli bir şekilde devam edildiğinde bölgedeki selülitlerde azalma, yok olma, istenilen bölgede ( kişinin problemin yoğunluğuna göre ortalama ) 5- 15 cm arasında hızlı incelme (normalden çok daha çabuk incelme) ve zayıflama meydana gelir. Kişide genel kilo problemi mevcutsa mezoterapi ile birlikte diyet verilir. Diyet verilmeden önce kişinin boy, kilo ve vücut ölçüleri (yağ, kas) alınır. Kişinin kilo almasına neden olan herhangi bir etken varsa araştırılır, altta yatan bir neden olup olmadığı sorgulanır. Kişinin bazal metabolizması, günlük aktiviteleri ve alternatif yemek biçimleri göz önüne alınarak kişiye özel diyet programı hazırlanır. Kas kaybına neden olmadan düzenli ve sağlıklı beslenme tarzı ile protein, karbonhidrat, lif, yağ, vitamin ve mineralden zengin diyet sayesinde ayda 5-8 kilo arasında kilo kaybı ile birlikte incelme genel vücut kontürüne de yayılmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enjekte edilen ilaçlar cilt altı yağ çözücüler (damar üzerindeki basıncı ortadan kaldırır), kan dolaşımını düzenleyiciler, ödem geçiriciler bu konuda faydalı özel karışımlardır. Mezoterapinin en büyük avantajlardan birisi bölgede zayıflama sağlarkan sarkma probleminin olmaması, tam tersine toparlama, şekillenme göstermesidir, çünkü kullanılan ilaçların yanı sıra uygulamanın kendisi de birebir cilt altı kollagen ve elastin sentezini uyararak cilt nemini ve sıkılığını destekler niteliktedir. Bayanlarda özellikle gebelikten sonraki sarkma problemlerinde, yaşın ilerlemesine bağlı kol altlardaki cilt sarkmalarında bilinçli bir şekilde, doğru zamanda uygulandığında başarılı sonuçlar elde edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapi tedavisi kişiden kişiye göre değişmekle birlikte ortalama 8-10 seans yeterli olacaktır (gerektiğinde daha fazla). Tedavi son derece pratik olup ortalama 10-15 dakika sürer. Seans aralıkları minumum 5-7 gün olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel zayıflama ve selülit tedavisi için kullanılan bu yöntemde lipolitik (yağ eritici), dolaşım düzenleyici, selülit giderici ilaçlar yaklasik 2 cm ara ile selülitli bölgeye enjekte edilir. Bölgesel incelme amacıyla yapılan enjeksiyonlar ortalama 10-30 seans arasındadır. Tedavi sırasında kafeinli içeceklerden, soda ve tuzdan uzak durulmalı, yağsız, şekersiz, posalı yiyeceklerden oluşan diyetler uygulanmalıdır. Bu yöntemle 1 aylık sürede 1-2 beden incelme hedeflenir. Tedavi sonrası morarmalar olabilir fakat kişinin günlük hayatını etkileyecek herhangi bir durum söz konusu olmaz. Oluşan ufak çaplı morluklar da 5-7 gün içinde geçer. Selülit tedavisi tamamlandıktan sonra 2'şer aylık ara ile tek seans mezoterapi, selülitin tekrarlanmaması açısından önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapi yöntemi 18-65 yaşındaki tüm kadın ve erkeklerde kullanılabilir tıbbi bir yöntemdir. Adet ve emzirme dönemlerinde uygulanabilir, gebelikte ise her hangi bir yan etkisi görülmemekle (saç, yüz mezoterapisi) birlikte tavsiye de edilmez. Kalp yetmezliği, diyabet, böbrek rahatsızlıkları, kanser hastaları ve kan pıhtılaşma problemi olanlarda, felç geçirenlerde mezoterapi uygulaması yapılamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;YÜZ MEZOTERAPİSİ - MEZOLİFT&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan vücudunun en geniş ve dış dünya ile en ilişkide olan yeri olan deri belki de en korunması gereken uzuvlarımızdan biri olarak düşünülmelidir. Özellikle yüz, dekolte, el ve boyunda meydana gelen yıllarla uyumlu ya da uyumsuz deformiteler kişiyi daha yaşlı ya da sağlıksız göstermek için adaydır. Cildin yaşlanmasına sebep olan genetik, yaş gibi kişisel faktörler dışında güneş ışığı, ultraviyole ışınlar, kirli hava, sigara kullanımı, stres gibi faktörler de söz konusudur. Bu etkenlerle, cildin dayanıklılığını ve esnekliğini sağlayan doku ve lifler, yapısal bozulmaya uğrayarak vücudumuzda yüz ve boyun çizgilerini oluşur. Kırışıklık cildin yaşlanmasının en belirgin ifadesidir. Yapısal açıdan kırışıklık, cildin normal kıvrım yerlerinde (mimik bölgeleri) dokunun incelip gevşeyerek kırılmasıyla (ifade kırışıklıkları) belirgin hale gelmesi, zamanla belirginleşerek çizgi oluşturması şeklinde tariflenebilir. Bu çizgiler özellikle ağız, dudak çevresi, göz kenarı, yanaklar, boyun, alında oluşmakla beraber vücudumuzun diğer hatlarında da dikkat çekmektedir, ancak yüz ikili ilişkilerde dikkati öncelikle çeken bir alandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırışıklıklar durumları, derinliklerine bağlı olarak az veya çok belirgindirler. Şahsın yaşı, ırkı ve yaşam tarzı, yüz yapısına bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cilt yaşlanmasında dengeli beslenme, düzenli uyku, alkolü azaltma, sigarayı bırakma gibi yaşamsal düzenlemeler, güneş ışığından korunma, menopoz tedavisi, kozmetik bakım, serbest radikal tedavisi gibi yöntemlerle yaşlanma yavaşlatılıp geriye yönelik de tedavi sağlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapide tedavinin felsefesi deri içine mikroenjeksiyon yöntemi ile hücre yenilenmesini ve yeni liflerin sentezini sağlayan özel karışımlar enjekte edilmesidir. Bu işlem yüzde mezolift olarak adlandırılır. Dermis içine yapılan bu enjeksiyon, hücresel metabolizmayı uyarır ve dokuları canlandırmak için uygun zemin hazırlar. Bu sayede cildin elastikiyeti (gerginliği) artmakta, cilt daha fazla su tutarak nem oranını arttırmakta, kırışıklıklar ve açık gözenekler azalmakta, kollagen üretimi artmakta, hücre döngüsü hızlanmakta, daha parlak, taze bir görünüme kavmaktadır. Tedavi, uygulanacak bölgeye, yaşa göre düzenlenen seanslarla uygulanır. Bu tedavi edici yöntem cerrahisiz, anestezisiz yüz gençleştirme (face lifting), kırışıkların azalması, doldurulması, kontur düzeltme, gevşekliğin azaltılması, leke tedavisi, yaşlanmayı geciktirme (anti-aging) amaçlarla rahatlıkla kullanılabilir. Mezolifting yöntemi her yaşa uygulanabilir. Genç yaşlarda başlanması durumunda, cildi hep genç tutarak yaşlanmanın gecikmesini sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezolift haftada 1 ya da 2 kez uygulanabilir ve seans süreleri 15-30 dk arasında olur. Kullanılan iğneler oldukça ince ve kısadır, dolayısıyla acı zaten minimal olacağı için lokal anestetik kremler yeterli olacaktır. Özellikle yüz, dekolte, el, boyunda tercih edilen bir yöntemdir. Bu tedavide somon balığından elde edilen bir kollajen ve hücre yenileyiciler, A, D, E gibi antioksidan vitaminler, selenyum, ginko biloba ve özellikle cilde dolgunluk veren ve nem oranını dengeleyen hyaluronic asit gibi çeşitli kombinasyonlar kullanılır. Bu kombinasyonlar ve seans sayıları cildin durumuna, ihtiyaçlarına göre ayarlanmalıdır. Genel olarak cilde göre değişmekle birlikte ilk ay, 3 veya 4 seans, ikici ay, 15 günde 1 seans, üçüncü ay, 15 günde 1 seans uygulama yapılır. Devamında da cildin ihtiyaçları gözlenerek ayda 1 kez kontroller önerilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;SAÇ MEZOTERAPİSİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saç dökülmesinin pek çok sebebi vardır. Günde ortalama 100-150 tel dökülmesi normal kabul edilirken bunu aşan rakamlar takip edilip, gerekirse problemin tespiti ve tedavisine yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Genel olarak saç dökülmesi sebeplerini sıralayacak olursak ailesel (genetik) sebepler, çeşitli hastalıklar (androjenik alopesi, tiroit hastalıkları, yüksek ateş, çeşitli enfeksiyon hastalıkları, mantar hastalıkları, demir eksikliği), ilaçlar (kanser ilaçları, bazı doğum kontrol hapları) stres, uygunsuz saç bakımı ve kozmetik ürün kullanımı, yetersiz protein içerikli beslenmeyi sayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saç mezoterapisinde amaç saç dökülmesini durdurmak, mevcut saçın kalitesini arttırmak ve yeni saç çıkışını aktif hale getirmektir. Bu amaçla belirli aralıklarla saçlı deriye direkt olarak özel iğnelerle uygulanır. Yaklaşık 10 seans gereklidir. Seanslar haftalık, onbeşer günlük ve aylık periyodlar ile yapılır. Tüm dünyada saç dökülmesini önlemek amacıyla uygulanan bir yöntemdir. Amaca uygun olarak seçilen ilaç karışımları, bölgesel olarak küçük dozlarda cilt içine verilir. Derinin orta tabakasında bulunan kılcal damar uçlarına ulaşan ilaç süratle etkisini gösterir. Bu yöntemin diğer klasik ilaç tedavilerine göre üstünlüğü; ilaçların küçük dozlarda bölgesel kullanılmasıdır. Yan etki riskinin önemsiz sayılabilecek kadar az olması ve sonuçlarının etkili olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapi ile tedavi edilebilen saç dökülmesi durumları alopecia areata, alopecia totalis gibi saç kıranlar, androgenetik alopecia (genetik erkek tipi saç dökülmesi) diffüz alopecia (daha çok kadınlarda görülen saç dökülmesi) ve diğer tüm nedenlere bağlı saç dökülmeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dr. Jülide BAYÇIN&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3565858472434237657?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3565858472434237657/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3565858472434237657' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3565858472434237657'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3565858472434237657'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/mezoterapi.html' title='Mezoterapi'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i56.tinypic.com/15d2z9j_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3625370558739472013</id><published>2011-01-10T09:21:00.000-08:00</published><updated>2011-01-10T09:26:18.502-08:00</updated><title type='text'>Bölgesel Zayıflama (Bölgesel İncelme)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i51.tinypic.com/1h55zb.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 600px; height: 320px;" src="http://i51.tinypic.com/1h55zb.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel incelme son dönemlerde bayanların ve erkeklerin eşsiz görüntülerine kavuşmak için, güzellik salonalrını aşındırdıkları bir zayıflama yöntemidir. Özellikle artık erkek kadın ayrımı yapılmaksızın bütün insanlar dış görünüşlerine önem veriyorlar. Zayıf ve formda görünmek birçok insan için vazgeçilmez olmaya başlamıştır. Dolayısıyla insanlar ince görünmek için türlü türlü yöntemlere başvuruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egzersiz, diyet, bitkisel yollar gibi farklı yöntemler deniyor fakat bazı bölgelerini istedikleri ölçüye yada görünüme kavuşturamıyorlar. Bu seviyede devreye bölgesel incelme giriyor. Bölgesel incelme sağlayan yöntemler oldukça fazlalaştı son dönemlerde. Bu yöntemlerin sağladığı fayda, her türlü yolu denemenize rağmen vucudunuzun bazı bölgelerinde yakmayı başaramadığınız yağları kolayca ve etkili bir şekilde yakmaktır. Bölgesel incelme yöntemleri karın, sırt, göğüs, kol ve bacaklardaki yağları parçalayarak vücudumuzdan atılmasını kolaylaştırıp, bizi büyük bir yükün altından kaldırıyor. Böylece sizde bütün gösterdiğiniz çabalara rağmen kurtulamadığınız o fazlalıklardan kurtuluyor ve bölgesel olarak inceliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel incelme yöntemleri son zamanlarda saymakla bitmeyecek kadar çoğaldı. Gün geçtikçe ve teknoloji ilerledikçe hergün bir yenisi eklenir oldu. Lipokavitasyon ile bölgesel incelme, ses dalgaları ile bölgesel incelme, mezoterapi ile bölgesel incelme bu yöntemlerin başlıcalarıdır. Eğer sizin de her yolu denemenize rağmen belli bölgelerinizde yağ yakımı gerçekleşmiyor, o bölgede incelme sağlayamıyorsanız bölgesel inceleme yöntemlerinden birini tavsiye ederiz. Kolayca, belli seansalar uygulanarak gerçekleştirilen bölgesel incelme uygulamaları sayesinde siz de fazla yağlarınızdan kurtulup düşlerinizdeki görünüme kavuşabilirsiniz.&lt;br /&gt;Pasif Jimnastik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pasif jimnastik hakkında yanlış bilinen en belirgin konu, pasif jimnastiğin kalori kaybına yol açıp zayıflattığı düşüncesidir. Ne yazık ki pasif jimnastik tek başına kişide genel anlamda bir zayıflama ya da incelme yaratmaz. Normal spor ile karıştırılmaması gerekir. Örneğin belli bir süre yapılan yürüyüş sonucunda vücudunuz enerji yakar ve bu sayede de kalori kaybı yaşanır. Ancak pasif jimnastikte durum bu şekilde işlemez. Zayıflamanıza yardımcı olmak ve kilo kaybı yaşanmasını sağlamak amacıyla tercih edilmemelidir. Pasif jimnastik uygulanan diyet sonucunda oluşan kilo kaybı ile vücutta meydana gelen sarkmaları önlemek amacıyla ve vücudun sıkılaşmasını sağlamak amacıyla uygulanır. Aynı şekilde bir diyete devam ederken uygulandığında ise sorunlu bölgelerinizde cm olarak incelme yaşandığını görebilirsiniz. Ama bunu kilo kaybı ile kesinlikle karıştırmayın. Kilo kaybı yaşamanızı sağlayan devam ettiğiniz beslenme düzeni ve dolayısıyla uyguladığınız diyetlerdir. Pasif jimnastik vücudunuza cm. olarak incelmenizde yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pasif jimnastik aletleri sorunlu bölgeye faradik akım göndererek yağ depolanmasının bulunduğu alanda ki yağ hücrelerinin parçalanmasını sağlar. İşte bu sayede de sadece tek başına uyguluyorsanız cildinizde sıkılaşmaların oluşmasını sağladığı gibi kas yapınızı güçlendirerek hareketlilik getirir. Aynı zamanda kaslarda artan hareketlilik sebebiyle selülitlerin yok edilmesi amacıyla da kullanılan etkili bir yöntemdir. Eğer bir diyetisyen kontrolü altında bir diyet programına devam ederken pasif jimnastik aletlerini kullanırsanız bu bedeninizde incelmeler yaşamanıza yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanımında hiçbir zorluk bulunmayan bu aletler kullanım rahatlığı sayesinde her yaştan kişi tarafından tercih edilmektedir. Uzman kişi ile birlikte aletleri inceleyerek sadece sorunlu olan bölgelerinize odaklanma gerçekleştirebilir. Herhangi bir acı ya da zorluk yaşatmadığı gibi sadece 1 saat gibi kısa bir sürede tamamlanan bir seanstır. Kişinin durumuna göre seans sayısı özel olarak belirlenebileceği gibi paketler şeklinde de kullanım gerçekleştirebilir. Seans sayısına karar vermek uzman kişinin kararları doğrultusunda olursa daha yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pasif jimnastiğin etki alanları , kalça eritme, bacak bölgesini sıkılaştırma, beden inceltme, göbek, bel ve mide toparlama, doğum sonrasında oluşan sarkmaların giderilmesi gibi oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır.&lt;br /&gt;Mezoterapi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Mezoterapi uzun yıllardır uygulanan tedavi yöntemlerinden biridir. Yaklaşık 60 senelik bir tarihi bulunan mezoterapi sayıca oldukça fazla kişiye yararlı bir tedavi olmuştur. Mezoterapi yöntemi geniş bir yelpaze sayılabilecek bir çok soruna çözüm olması sayesinde tüm dünyada kullanılan bir tedavi yöntemi olduğu söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezoterapinin tedavi alanı sadece bölgesel yağların yokedilmesi yani bölgesel incelme değildir. Mezoterapi uygulamalarıyla  selülit, saç dökülmesi, cilt yenilemeleri ve cilt gençleştirmeleri, çatlakların giderilmesi, yara izlerinin yok edilmesi gibi bir çok soruna çözümler üretilebilmektedir. Hiçbir yan etkisinin bulunmaması bu anlamda oldukça faydalı olmasını sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer mezoterapi uygulamalarının bölgesel incelme konusunda irdeleyecek olursak; her yaştan kişiye uygulanabiliyor olması oldukça olumlu bir yanıdır diyebiliriz. 70 yaşında olmanız mezoterapi uygulamalarına bir engel olmayacağı gibi tam tersi olumlu bir etki sağlayacaktır. Özellikle bu yaşlarda cilt yenilemeleri amacıyla da kullanılabildikleri gibi bölgesel incelme sağlamak isteyenlerde de kullanılmaktadır. Mezoterapi tedavisinin olumlu sonuçlar vermesi için kişinin hareketli ve sağlıklı olması gereklidir. Mezoterapi tedavisi sonucunda genel anlamda kilo kaybı yaşanmayacaği için sadece kilo kaybı yaşanmasına rağmen yağ tabakalarının erimediği bölgelere uygulanacaktır. Hepimiz biliyoruz ki böyle yağların diyet ya da sağlıklı beslenme sonucu erimesi bir hayli zordur ve de bu yüzden mezoterapi gibi yardımcı tedavilere ihtiyaç duyarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağ hücrelerinin bulunduğu alana ince uçlu bir iğne yardımıyla verilen ilaç sayesinde yağ hücrelerinin harekete geçirilmesi ve daha hızlı yağ yakımı sağlanması amaçlanmaktadır. Farklı problemlerde sonuçlar daha hızlı alınabildiği gibi bölgesel incelme amacıyla uygulanırsa yaklaşık 10 15 seans sonunda istenilen sonuçlar alınacaktır. Başka bölgesel incelme tedavilerinde de olduğu gibi olumlu sonuçların alınma süresi kişide ki yağ tabakasının kalınlığına bağlı olduğu gibi yayılma çevresininin genişliğide oldukça büyük önem taşır. Herhangi bir yan etkisi bulunmamasına rağmen tedavi sonrasında kısa bir süre bölgede kaşınma yaşayabildiğiniz görülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karboksiterapi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm dünyada giderek büyüyen bir sorun olan şişmanlık, hem bayanların hem de erkeklerin ciddi sorunu haline gelmiştir. Özellikle uzun yıllar kilolarından kurtulmak için uğraş veren kişiler başarılı olamadıklarında kilo vermeye çalışmaktan vazgeçmiş ve vücutlarında biriken yağların daha yerleşmiş bir hale gelmesine izin vermişlerdir. Bu konuda birşey yapmaları gerektiğinde, kiloları sağlıklarını tehdit edecek düzeye geldiğinde ise ne yazık ki istenilen sonucu alamamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda olan kişiler için teknoloji ve tıbbında giderek gelişmesiyle çeşitli uygulamalar ve tedavi yöntemleri üretilmiştir. Karboksiterapi de bu tedavi yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Karboksiterapi aslında zayıflama ve incelme amaçlı kullanılan tedavi yöntemlerinin arasında en eski olanlardan bir tanesidir. 1953 yıllarında uygulanmaya başlayan bu yöntem bir grup Kardiyoloji uzmanının denemeleriyle ve elde ettikleri olumlu sonuçlarla bir tedavi yöntemi olarak gelişmiş ve tedavinin yaygınlaştırılması sağlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karboksiterapi uygulamasında amaç; bir iğne yardımıyla cilt altından yağ birikimi olan alanlara ulaşılarak karbondioksit gazı verilmesi ve bu sayede vücutta ki oksijen oluşumunun artmasıyla yağ yakımının hızlanmasıdır. Vücutta oksijene kıyasla oldukça hızlı hareket eden karbondioksit gazı kan dolaşımının artmasını sağlar. Bir başka deyişle yağ tabakasına doğrudan karbondioksit gazı enjekte edildiği zaman vücudumuz bu bölgede oksijeni arttırmak ve karbondioksit gazını dağıtmak amacıyla kan dolaşımını arttırır. Kısacası vücudumuz karbondioksit gazı sayesinde kendi kendine yağ yakımını arttırır ve bu bölgede ki yağların yakılmasını ve eritilmesini kolaylaştırır. Herhangi bir yan etkisi ya da zararı bulunmadığı için uygulama alanı oldukça geniştir. Kişinin yaş aralığı tedavinin uygulanıp uygulanmaması için belirleyici değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karboksiterapi uygulamalarını bu konuda deneyimli ve bilgili olan bir uzmanın uygulaması çok daha doğru ve sağlıklı olacaktır. Bunun sebebi yağ tabakasına uygulanacak olan karbondioksit gazının belirli ölçülerinin olmasıdır. Bu ölçülerin aşımı vücudunuza bir takım zararlar verebildiği gibi morluklar, yanma ve ağrılar oluşturacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karboksiterapi uygulaması herkes üzerinde olumlu sonuçlar vermesiyle birlikte mucizevi bir yöntem olmayıp gözle görülür sonuçlar almanız biraz zaman alabilir. Aynı şekilde seansların miktarı oluşmuş olan yağ tabakasına göre belirlendiği için bazı kişilerde 10 seans yeterli gelebileceği gibi bazı kişilerde de 20 seans sonucu olumlu sonuçlar alınmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;LİPOKAVİTASYON İLE ZAYIFLAMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzensiz yeme alışkınlıkları, hareketsiz yaşam, spor yapmama, dikkatsiz beslenme ve fazla abur cubur yeme gibi nedenlerle kilo alıyor ve aldığımız kiloları vermekte çok güçlük çekiyoruz. Dolayısıyla alınan kilolar nedeniyle sağlığımızı riske atıyoruz. Fazla kilolar bedensel sorun yarattığı gibi özellikle de gençlerde psikolojik olarak da sorun yaratabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde teknolojinin hızla gelişmesiyle zayıflama yöntemleri hızla artmaktadır. Bu yöntemlerden en güvenilir, acı çekmeden ve en hızlı zayıflama yöntemi, ultrason teknolojisi olan lipokavitasyon ile zayıflama yöntemidir. Vücudunuzun bel, karın, kol ve bacak gibi bölgelerde depolanmış yağlardan kurtulmak için en iyi çözümü istiyorsanız lipokavitasyon ile zayıflamayı denemeye ne dersiniz? Bu yöntem sayesinde sizde iğnesiz, neştersiz, ameliyatsız, 6 – 10 seans sonrasında istediğiniz sonuca ulaşabileceksiniz. Lipokavitasyon ile zayıflamanın hiçbir yan etkisi bulunmadığı için içiniz son derece rahat olabilir. Güzellik merkezlerinde, plastik cerrahların kliniklerinde ve tıp merkezlerinde kozmetik ve estetik amaçlı ultrason teknolojisi ile lipokavitasyon yöntemi tüm dünyada kanıtlanarak en güvenilir yöntem olduğu belirlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lipokavitasyon yöntemi, ultrason dalgalarının göstermiş olduğu ışınlarla istenilen bölgedeki yağlı hücrelerinin parçalanmasına, fizyolojik şekil verilmesine ve bölgenin sıkılaştırılması gibi etkenleri yerine getirmektedir. Lipokavitasyon ciltte gezdirilerek kullanılır, hiçbir yan etkisi bulunmaz ve en ufak acı ve ağrı hissedilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lipokavitasyonun özellikleri; ağrısızdır, güvenilirdir, kullanımı çok rahattır, geçici değil tamamen kalıcıdır, tatmin edicidir, selülit ve yağ hücrelerini parçalayarak hiçbir kalıntı bırakmaz, vücut için kullanılabileceği gibi yüz için de kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lipokavitasyon, çok güçlü ultrason dalgaları ile birlikte hava kabarcıkları oluşturur ve yağ hücrelerinin parçalanmasına tam olarak etki eder. Parçalanan bu yağlar vücut tarafından yakılır. Lipokavitasyon yöntemi ile vücuda hiçbir madde enjekte edilmez, sadece jel sürülerek vücutta ultrason gezdirilir. Böylece hiçbir acı ve sonradan meydana gelebilecek ağrı hissetmeden ultrason teknolojisinin getirdiği lipokavitasyon yöntemini güvenilir şekilde kullanabilirsiniz. Lipokavitasyon, vücuttaki yağ oranına göre haftada 1 ya da 2 seans olarak gerçekleştirilir. Süresi ise 20 – 40 dk.’dır. bu yöntem o kadar hızlı ve etkilidirki ilk seansta lipokavitasyonun göstermiş olduğu etkiyi fark edeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda lipokavitasyon uygulaması yapılırken kişi beslenmesine de dikkat etmelidir. Sağlıklı beslenerek ve egzersiz ya da yürüyüş yaparak kilosunu korumaya çalışılmalıdır. Daha iyi bir incelme görülebilmesi için bol bol su içilmeli, yağları tekrar alarak depolamamak için karbonhidratlardan uzak durulmalıdır. Böylece hem sağlıklı hem de güzel ve çekici görüntünüze en kısa sürede kavuşabilirsiniz. Herşey sizin elinizde. Sağlığınız için herşeye değer.Bilinçli bir toplum olarak sağlıklı nice günlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZAYIFLAMA YÖNTEMLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla kilolar çağımızda öyle bir problem haline gelmiştirki insanoğlu buna çare bulmak için çeşitli zayıflama yöntemleri türetmiştir. Kilo alma sebepleri bünyeden bünyeye farklılık gösterdiği için zayıflama yöntemleride buna göre şekillenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlarda kilo verme yolunun az yemek tüketmek olduğuna inanılmış. Fakat görüldüki az yemek yemeklede zayıflanmıyordu. Kimi bu şekilde kilo verirken kimi bundan bir fayda göremiyordu. Aslında doğru olan sağlıklı yiyecekleri sık sık ve az az yemekti. Bununla birlikte tabi ki egzersiz yapmakta gerekliydi. Daha sonra insanlar sağlık beslenmeyi öğrenmeye başladılar. Fakat egzersiz ya da spor yapmayı alışkanlık haline getiremedikleri için daha kolay zayıflama yöntemleri araştırımaya başladılar. Bir dönem bitkisel zayıflama yöntemleri moda olmaya başladı. Evet bu yöntem etkili bir yöntemdi fakat tek başına çok fazla işe yaramıyordu. Bitkisel çözümler sağlıklı beslenme ve egzersiz ile uygulandığında zayıflamayı hızlandırıyordu. Daha sonra insanlar zayıflama haplarına yöneldi. İşe yarayanlarda vardı. Fakat zayıflatırken bazı organlarımıza zararda verebiliyorlardı. Kilolarımızdan kurtalalım derken organlardan olmanın bir mantığı yoktu. Bu düşüncenin üzerine günümüzde bu hapların bitkisel olanları yayılmaya başladı. Bunlardan kimi insalar fayda görebiliyor fakat bazı kişilerde bu yöntem de işe yaramıyordu. Ve son senelerde teknolojinin gelişmesi ile zayıflama yöntemlerine bir yenisi daha eklendi. O da bölgesel zayıflama yöntemleri. Bu yönteminde kendi içinde birçok  türü mevcut. İğne ile yapılan mezoterapi yöntemi, ses dalgalarından yararlanılarak incelme sağlayan yöntem, lipokavitasyon yöntemi gibi zayıflama yöntemleri  bayanlar ve erkekler içinde hizmet vermeye başladı. Vücüdumuzda bütün olarak zayıflama sağladığı gibi özellikle bölgesel olarak yerleşmiş kilolarda oldukça etkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası insanoğlu için senelerdir çeşitli yöntemler üretilmektedir. Görülüyorki kilo problemi var oldukça da zayıflama yöntemleri giderek artmaya devam edecektir. Eminiz sizinde kilolarınzıdan şikayetçi olduğunuz dönem yada dönemler yaşadınız veya yaşamaktasınız. Yukarıda saydığımız yöntemlerden bir yada birkaçını denemişsinizdir. Ama şunu belirtelimki önemli olan sağlıklı ve kalıcı zayıflayabilmektir. Saydığımız yöntemlerden doğru beslenme ve egzersiz en iyi yöntemdir. Fakat her türlü egzersizi denemenize ve doğru beslenmenize karşın bazı yağlardan kurtulamadıysanız size bölgesel zayıflama yöntemlerini öneriyoruz. Bu zayıflama yöntemleri size mutlaka sonuç verecek istediğiniz bedene kavuşmanızı sağlayacaktır. En kısa zamanda deneyimlemeniz ve farkı yaşamanız dileğiyle.&lt;br /&gt;zayıflamak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıf olmak her şişman insanın en büyük hayallerinden biri. Çevrelerinde gördüğü arkadaşları, akrabaları, tanıdık yada tanımadık birçok zayıf insandan bir tanesi olmak ister. Zayıflamak kişilerin destek almadan, kendi başlarına başarmaları güç bir süreçtitr. Şişman kişiler kilo fazlalıklarını vucutlarından atmak, ince bir görüntüye kavuşmak için aylarca hatta senelerce çaba sarf ederler. Zayıflamak onlar için çile haline dönüşür. Kişiler böyle güçte olsa zayıflarlar ama önemli olan doğru ve sağlıklı zayıflamaktır. Önemli olan kalıcı kilo vermektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde teknolojinin ve biliminde gelişmesiyle çok fazla zayıflama yöntemi ortaya çıkmıştır. Bu yöntemler her kişide aynı etkiyi vermeye bilir. Önemli olan size uygun zayıflama yöntemini seçmenizdir. Kimi insan sadece diyet yaparak zayıflayabilirken kimi insanda ne kadar yediklerine içtiklerine dikkat etsede bir türlü kilolarından kurtulamaz. Kimi egzersiz ve spor yaparak zayıflarken kimi insan her türlü sporu denemesine rağmen  zayıflayamaz. Bu gibi durumlarda genellikle teknolojinin devreye girdiği zayıflama aletleri ortaya çıkar. Bu aletler kimi zaman bütün olarak zayıflamak isteyen kimi zamanda bölgesel olarak zayıflamak isteyen kişileri bu isteklerine doğru götürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kilolarınzıdan şikayetçiyseniz sizde denemediğiniz yöntemleri gözden geçiriniz. Geleneksel yöntemlerden sonuç alamayan birçok kişi yeni nesil yöntemlere yönelerek başarıya ulaşmaktadırlar. Artık çevrenzideki zayıf kişilere imrenerek bakmak sizin içinde tarih olabilir. Hayal ettiğiniz vücut ölçüleri ile hayal ettiğiniz giysileri giymek o kadarda uzak değil. Zayıflamak zor bir dönemdir. Bunu kolayştırmak ise sizin elinizde yeni yöntemleri denemeden zayıflamaktan vazgeçmeyin. Mucizelere tanık olmak için artık beklemeyin. Hadi! Herkese zayıflamak nasıl olurmuş gösterin.&lt;br /&gt;Bölgesel Zayıflama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel Zayıflama&lt;br /&gt;   Bölgesel zayıflamanın anlamı sadece vücudun bir bölgesinde istenilen zayıflamadır. Herkesin vücut şekli ve yapısı birbirinden farklıdır. Bu anlamda zayıflamak isteyen kişi kilo verirken daha çok rahatsız olduğu ve kilo yoğunluğunun daha fazla olduğu bölgeden zayıflamak ister. Örneğin geniş kalçaları olan bir kişinin ilk olarak kilo vermek isteyeceği bölge kalça bölgesidir. Bu anlamda sadece diyet yapmak kişinin bölgesel zayıflamasına yardımcı olmayacaktır. Evet yine zayıflama gerçekleşir ancak istenilen bölgeden olması çok daha büyük gayret gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel zayıflama için özel aletler üretilmiş olsa da kendi imkanlarınızla bölgesel zayıflamayı gerçekleştirebilirsiniz. Aynı örneği ele alalım. Kişi kalçalarında biriken yağlardan ve dolayısıyla kilolardan kurtulmak istiyorsa diyet yapmanın yanı sıra bu bölgeye yönelik sporla diyeti pekiştirmelidir. Özel kalça hareketleri uygulayabilir ya da her gün düzenli olarak koşu ve yürüyüşe çıkabilir. Kalçalarını çalıştırabilecek her hareket bölgesel zayıflamanın gerçekleşmesi için yeterli olacaktır. Bölgesel zayıflama genel zayıflamadan çok daha büyük gayret gerektirir. Bu yüzden gerçekten zayıflamak isteyip istemediğinize doğru karar vermeli ve hazır olduğunuzda bölgesel zayıflama için spora başlamalısınız. Böylece kilo vermek istediğiniz bölgeye yönelik yaptığınız çalışmalarla bölgesel zayıflamayı sağlayabilirsiniz. Bölgesel zayıflamanın daha fazla gayret ve daha fazla konsantrasyon getirdiğini unutmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıflama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle bayanlar zayıflama konusunda oldukça tecrübelidir diyebiliriz. Dış görünüşüne önem veren ve birkaç kilo dahi olsa kilo almış olan bayanlar bu fazla kilolardan kurtulmak için zayıflama yöntemlerine başvurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıflama yöntemi olarak adlandırabileceğimiz bir çok yöntem olsa bile, çoğu kişi diyet yaparak ve spor yaparak ideal kilolarına ulaşmayı amaçlar. Ancak zayıflama isteği ne yazık ki bazen sağlığımıza dikkat etmememize sebep olur ve kısa zamanda çok kilo verdirmeyi vaat eden diyetler uygulanır. Bunların sonucunda zayıflama görülmesi beklenirken bu gerçekleşmez ve belli bir süre sonra kişi daha çok kilo almaya devam eder. Zayıflamak için diyetisyenlere, spor salonlarına gidip danışabileceğiniz gibi evde kendinize sağlıklı ve doyurucu bir menü hazırlayıp kendi diyet listenizi kendiniz hazırlayabilirsiniz. Ancak sağlığınızı tehdit etmemesi gerekliliğini kesinlikle unutmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıflama için aslında uygulanabilecek belkide en etkili çözüm yolu; dengeli ve düzenli beslenmedir. Bu şekilde kişi sağlığını koruyabileceği gibi daha sağlıklı besinler tüketerek zayıflayabilir. Herkes yeterli çabayı ve inancı gösterdikten zayıflayabilir. Eğer diyetlerin yeterli gelmediğini düşünüyorsanız, başlangıç olarak haftanın 3 günü ek olarak spor yapabilir. Zayıflamanızı hızlandırabilirsiniz. Sporla birlikte daha çok enerji yakarak vücudunuzda depolanmış yağlardan kurtulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3625370558739472013?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3625370558739472013/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3625370558739472013' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3625370558739472013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3625370558739472013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/bolgesel-zayflama-bolgesel-incelme.html' title='Bölgesel Zayıflama (Bölgesel İncelme)'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i51.tinypic.com/1h55zb_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-61801762693281543</id><published>2011-01-08T07:57:00.000-08:00</published><updated>2011-01-08T07:59:50.444-08:00</updated><title type='text'>Ağız ve diş bakımı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i51.tinypic.com/dgpg0j.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 343px; height: 257px;" src="http://i51.tinypic.com/dgpg0j.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diş fırçalama&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Doğru teknikle, düzenli diş fırçalama ağız ve diş bakımının temelini oluşturur.&lt;br /&gt;   * Düzenli diş fırçalama günde en az iki kez diş fırçalamaktır: Sabah kahvaltıdan sonra ve geceleri yatmadan önce.&lt;br /&gt;   * Alt ve üst çeneler, birbirinden ayrı olarak fırçalanmalıdır. Doğru diş fırçalama tekniği, fırçanın her iki çenede de dişetinden dişe doğru kullanılmasını ifade eder. Yani tek yönlü süpürme hareketi.&lt;br /&gt;   * Fırça ağız içinde sırayla tüm dişleri dolaşmalıdır ve fırçalanmayan diş yüzeyi kalmamalıdır.&lt;br /&gt;   * Sadece dişlerin çiğneme yüzeyleri ileri geri fırça hareketi ile temizlenmelidir.&lt;br /&gt;   * Dilin üst yüzeyi de mutlaka fırçalanması gereken bir bölgedir. Dil, pütürlü yüzeyinden dolayı, ağız kokusuna neden olan çok sayıda bakteriye barınak oluşturur. Bu bakteriler en çok dilin boğaza yakın (sırt) kısmında bulunurlar. Bu nedenle dilin geriye doğru olan bölgeleri de fırçalanmaya çalışılmalıdır. Mide bulantısı refleksi olan hastalar nefes verip, tekrar nefes almadan fırçayı mümkün olduğunca geriye götürüp fırçalamalıdır. Zamanla bulantı refleksi azalacaktır.&lt;br /&gt;   * Diş fırçası kullanımdan önce ıslatılmamalıdır ve üzerine nohut büyüklüğünde diş macunu sürülerek fırçalanmaya başlanmalıdır. (macun reklamlarındaki gibi tüm fırça yüzeyini kaplayacak şekilde değil)&lt;br /&gt;   * Tüm diş yüzeyleri tarif edilen şekilde fırçalandığında zaten ideal olan iki dakikalık diş fırçalama süresi oluşmaktadır.&lt;br /&gt;   * Diş sağlığı&lt;br /&gt;   * Ağız ve Dişler Hakkında Genel Bilgi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Diş ipi kullanımı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diş ipi dişlerin ara yüzeylerini temizlemek için en etkili araçlardan biridir. Önemli olan sabırla günde en az bir kere ve genellikle gece yatmadan önce bu işlemi gerçekleştirmektir.İşaret parmakları arasında gergince tutalan diş ipi ile dişlerin ara yüzeyleri, diş ipini diş etine batırmadan rahatlıkla temizlenelebilir. Eğer diş ipi diş aralarına girmiyorsa bunun genellikle üç anlamı olabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  1. O dişler arasında diş taşı olabilir,&lt;br /&gt;  2. Dişlerden birinde çürük olabilir,&lt;br /&gt;  3. Dişlerdeki dolgularda kırılma/çatlama olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Su ile gargara&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Su ağız sağlığı için yeryüzündeki en yararlı maddelerden biridir.&lt;br /&gt;   * Su ile gargara, su içmek ya da ağaza su alıp tükürmek demek değildir. Suyun ağız içinde her bölgeye değecek şekilde dolaştırılmasıdır.&lt;br /&gt;   * Su ile gargara günümüz insanının yoğun temposu ve temizlik alışkanlığına dönük gönülsüzlüğü için en iyi çarelerden biridir.&lt;br /&gt;   * Yediğimiz içtiğimiz her şeyden sonra mümkünse ağzımızı su ile çalkalamak ağız sağlığı için yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;   * Kişi yanında küçük bir şişe su dolaştırarak bu alışkanlığı edinebilir.&lt;br /&gt;   * Ilık su içine katılmış bir çay kaşığı tuz gargarası ise ağızdaki bakteri florasını azaltır. Ayrıca diş etleri ile dişler arasındaki ödem miktarını azaltarak diş etlerinde sıkılaşma sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Renklendiricileri engelleme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Günümüz dünyasında diş hekimliğinin ve ağız-diş sağlığının en önemli düşmanı renklendiricilerdir. Sigara-tütün kullanımı, çay, kahve türleri, kola vb. içecekler, çikolata vb. şekerlemeler ve birçok ürün dişleri olumsuz etkilemektedir. Kullanıyorsanız her türlü tütünlü içeceği filtreli ağızlıkla içmek önerilir. Çay ve kahvenin açık tüketilmesini, kola ve içeceklerin hafif (light) ve açık renkte olanlarının içilmesi tavsiye edilir. Çikolata ve şeker tüketiminden sonra ise su ile kuvvetlice ağzın çalkalanması ve mümkünse diş fırçalaması önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Düzenli diş hekimi kontrolü&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diş fırçası üç ayda bir değiştirmelidir. Islak kalan fırçada mikrop üremesi kolaydır. Aynı anda en az 3 fırça kullanmanız yararınıza olacaktır. Diş fırçalarınızı başkalarının fırçalarından ayrı yerlerde tutmalısınız. Banyo aynasında, cüzdanınızda vb. kendinizi ağız bakımı konusunda motive eden işaret ya da simgeler bulundurmalısınız. 6 ayda bir diş hekiminize kontrole gitmeniz diş sağlınız için önemlidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-61801762693281543?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/61801762693281543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=61801762693281543' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/61801762693281543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/61801762693281543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/agz-ve-dis-bakm.html' title='Ağız ve diş bakımı'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i51.tinypic.com/dgpg0j_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-8235128834988124052</id><published>2011-01-07T07:04:00.000-08:00</published><updated>2011-01-07T07:06:15.519-08:00</updated><title type='text'>Sonbaharda nasıl beslenmeliyiz?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.runnersworld.co.uk/news/images/autumn_main.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 250px; height: 375px;" src="http://www.runnersworld.co.uk/news/images/autumn_main.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="t000000x20"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havalar soğuyor, hastalıklar artıyor. Vücut  direncinin azaldığı, enfeksiyon hastalıklarının yaşandığı bu dönemde  yeterli ve dengeli beslenme daha çok önem kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın en önemli sağlık sorunlarından sayılan enfeksiyon hastalıklarının, sonbahar ve kış aylarında arttığını, bunların başında da grip ve soğuk algınlığının geldiğini belirten Amerikan Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü'nden Uzman Diyetisyen Tuğçe Aytulu Ersin, sonbaharda temel besin gruplarının gereken miktarda alınmasının önemine dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Özellikle enfeksiyon ile bağışıklık sistemi ilişkisi düşünüldüğünde; artan metabolik hıza karşılık; hücrelerin ihtiyacı olan enerji, dengeli bir beslenme ile sağlanabilir" diyen Aytulu, sonbahar mevsiminde doğru ve yeterli beslenme ile ilgili şu bilgileri veriyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu günlerde metabolizmamızı koruma altına alıp, daha da güçlendirmenin en etkili yollarından biri yeterli ve dengeli beslenmedir. Bu, her yaş grubu için geçerlidir. Özellikle enfeksiyonlara karşı daha duyarlı olan çocuklar, gebeler, emziren anneler ve yaşlılar için beslenme daha da önem taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudun vitamin ve mineral ihtiyacını karşılayın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeterli ve dengeli beslenme, gün içerisinde her besin grubundan yeterli miktarda almakla sağlanır. Böylece ihtiyacımız olan protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineralleri de almış oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A ve C vitaminleri, antioksidan vitaminlerdir. Bu vitaminler, bağışıklık sistemimizi güçlendirerek, hastalıklara karşı direnç kazandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turunçgiller, havuç, brokoli, kabak, Brüksel lahanası, yeşilbiber, karnabahar, mandalina, maydanoz, roka, tere gibi sebzeler, vitamin açısından zengin besinlerdir. Burada önemli olan, meyvelerin sıkıldıktan hemen sonra içilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meyve suları bekletildiğinde C vitamini kayba uğrar. Çünkü bu vitamin; ısı ve ışıktan kolayca etkilenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşburnu çayı için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca çay ve kahve yerine bitki çayları veya C vitamini yönünden zengin olan kuşburnu çayı tercih edilebilir. Yemeklerde veya öğün aralarında tüketilen bol miktardaki salata da bize ihtiyacımız olan vitaminleri sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C vitamini kaybını önlemek için salatalar da meyve suları gibi hazırlandıktan kısa bir süre sonra yenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyetteki yağ türü ve miktarı da enfeksiyon hastalıklarının seyrinde önem taşır. Ayçiçeği, mısırözü, bitkisel sıvı yağlar, omega-6 yağ asitleri, deniz ürünleri, omega-3 yağ asitleri, zeytin ve fındık yağı ise omega-9 yağ asitleri açısından zengin besinlerdir. Saydığımız bu yağ asitlerinin immün sistem üzerinde olumlu etkileri bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proteinden zengin beslenin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dengeli beslenmenin bir diğer şartı da yeterli protein alımıdır. Doku yapımı ve onarımındaki güçlü etkileri nedeniyle proteinler, günlük beslenmeden eksik edilmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enfeksiyon geçirildiği dönemlerde, protein kaynaklarının yeterli tüketilmesi, genel kabul görmüş önemli bir noktadır. Özellikle süt, yoğurt, peynir, yumurta, et, tavuk ve balık gibi gıdalar proteinin en iyi kaynağıdır."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-8235128834988124052?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/8235128834988124052/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=8235128834988124052' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8235128834988124052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8235128834988124052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/sonbaharda-nasl-beslenmeliyiz.html' title='Sonbaharda nasıl beslenmeliyiz?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-4529580837464792432</id><published>2011-01-07T06:59:00.000-08:00</published><updated>2011-01-07T07:04:24.889-08:00</updated><title type='text'>Çocuğunuz neden kabız oluyor?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i56.tinypic.com/2yoebrn.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 134px; height: 202px;" src="http://i56.tinypic.com/2yoebrn.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="t000000x20"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda erken tuvalet eğitimi kronik kabızlığa yol açıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabızlık sorunu, çocuklarda gittikçe daha sık görülmeye başlayan bir rahatsızlık. Çocuğun günlük yaşantısını başta ciddi bir şekilde etkilememesine rağmen; ilerleyen süreçte kendini rahatsız hissetmesine ve bunu dışa vurmasına sebep oluyor. Bu dönemde anne ve babanın kabız olan çocuğa yaklaşımı ise çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru bilgi birikimine sahip olan aileler, çocuğun sağlığı açısından daha dikkatli adımlar atabiliyorlar. Memorial Ataşehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Uz. Dr. Özlen Kaya Çardak, ebeveynlere kabızlık konusunda daha iyi bir gözlemci olmalarını tavsiye ederek "çocuklarda kabızlık ve tedavisi" hakkında bilgi verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Her çocuğun tuvalete gitme sıklığı farklıdır&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabızlık, sindirim sisteminin yavaşlamasına bağlı olarak dışkılamanın azalması ve ağrılı bir şekle dönüşmesi olarak tanımlanabilir. Dışkı sayısı her yaştaki çocuğa göre farklılık gösterdiği için kabızlığı tarif ederken günlük dışkılama sayısı olarak kesin bir sayı vermek doğru değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çocuk için normal kabul edilen diğer çocuk için normal olmayabilir. Örneğin; 2 yaşındaki bir çocuk 2 günde bir ama yumuşak dışkı yapıyorsa bu durum normaldir. Aynı yaştaki bir diğer çocuk her gün 1 kez yapıyor; ama dışkı sert ve ağrılı ise bu kabızlık olarak kabul edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağırsak alışkanlığı normal dediğimiz bir çocukta dışkı sayısı kaç günde bir olursa olsun o esnada ağrı duyulmaması gerekir. Bebekler 1-2 aylıkken günde 5-6 kez dışkı yapabilirken, 1 yaş sonrası bu sayı günde 1-2 olabilir. Daha büyük çocuklarda 2 günde bir kez dışkılama bile normal kabul edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mama ile beslenen bebeklerde kabızlık riski daha fazladır&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne sütü ile beslenen yenidoğan bebeklerde kabızlık çok nadir görülür; ancak mama ile beslenen bebeklerde kabızlık riski daha fazladır. Eğer anne sütü alan bir bebekte kabızlık gözleniyorsa; annenin diyetini düzenlenmesi ve yine annenin kabızlık yapıcı besinlerden (patates, pilav, makarna, muz gibi) uzak durması gibi küçük önlemler alınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bebeklerde kabızlık olmaksızın aşırı ıkınma ve bu esnada kızarma olabilir. Bebeklerin kaka yaparken yüzünün kızarması ve ıkınmasını anneler yanlışlıkla kabızlık olarak yorumlayabilirler. Bu durumda eğer; bebeğinizin yaptığı dışkı kıvamı yumuşaksa ve en az günde 1 kez dışkılıyorsa bu durum normal kabul edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bebeğim neden kabız oldu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabızlık bir hastalık değil belirtidir. Birçok hastalık, ilaç ya da bazı durumlar kabızlığa sebep olur. Kabızlığın en sık görülen nedeni düzensiz beslenme alışkanlıkları sonucu gelişen kabızlık ve çözüm olarak da kabızlık ilaçlarının uygunsuz kullanılmasıdır. Bunun için öncelikle kabızlığın sebebinin bulunması tedavinin başarısı açısından önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabızlığın nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikososyal Nedenler (Fonksiyonel- İdiopatik Kabızlık): Dışkılama esnasında duyulan ağrıya bağlı istemli olarak dışkı tutma ve bunu alışkanlık haline getirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beslenme Hataları: Yetersiz beslenme, günde 500 ml'den fazla inek sütü tüketme, sebze ve meyve gibi lifli gıdalardan yeteri kadar tüketmeme, ek besinlere geçişte yapılan hatalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sindirim sisteminin yapısal sorunları: Makatta yırtık (anal fissür), apse, anüsün doğuştan öne doğru yerleşimli olması vb...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlaç Etkileri: Antidepresan ilaçlar, anti kolinerjik ilaçların kullanımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Endokrin sorunlar: Hipotiroid (Tiroid hormonunun yetersiz oluşu) ve hipokalsemi gibi hormonlarla ilgili problemlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çocuğunuzu "Tuvalete gitmezsem ağrım da olmaz" düşüncesinden vazgeçirin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabızlığa ilişkin tüm bu nedenler arasında en sık fonksiyonel kabızlığa rastlanır. Bu tip kabızlık aslında altta yatan hiçbir tıbbi problem olmadan kabız olan çocuklarda değişik psikososyal nedenlere bağlı gelişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebeklerin 3-4 aylık olmasıyla normal olarak dışkı sayıları azalır. Bu dönemde eskiye göre sertleşen dışkı kalın bağırsağın son kısmında zorlanmalara ve küçük çatlaklara neden olur. Bebek, dışkılama esnasında ağrı duyar ve bu ağrı nedeniyle dışkılama hissi olduğunda otomatik olarak makat kaslarını kasar ve ağrı hissini en aza indirmeye çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutulan dışkı giderek daha çok sertleşir ve bir "kısır döngü" ortaya çıkar. Çocukta "tuvaletimi yapmazsam ağrım da olmayacak" düşüncesi yerleşeceğinden bu şekilde dışkısını 8-10 gün tutan çocuklar da olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tuvalet eğitimini erken başlatmak kabızlığa yol açabilir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvalet eğitimi verilmeye başlandığı 2 yaş döneminde kabızlık sık görülür. Bu dönemde çocuklar hiçbir zaman zorlanmamalıdır. Bezi yeni çıkan bir çocuk istemli olarak dışkısını gereğinden uzun tutabilir ve bu durum dışkının sertleşmesine ve ağrılı dışkı yapmasına neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı ve korku kısır döngüsü bir kez başladığında bu durumu normale çevirmek için çocuğa ağrıyı unutturmak gereklidir. Tuvalet eğitimi esnasında çocuğa dışkısıyla ilgili olumsuz yorumlarda bulunmak doğru değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışkısı 2 yaşındaki bir çocuk için çok değerlidir; çünkü onu vücudunun bir parçası gibi algılar. Dışkısını tuvalete yapınca sanki parmağı kopmuş gibi hissedebilir; bu nedenle bezi çıkartılınca kabız olan çocuk tekrar bezine kavuşursa normal dışkı düzenine dönebilir. Tuvalet eğitimi zamanından erken başlanırsa bu tip sorunlar daha sık görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvalet eğitimi için normal olan 24. aydır. 3 ay öncesi veya 3 ay sonrası da normal sınırlarda kabul edilir. Her çocuk için farklı olan bu eğitim dönemi; eğer çocuk hazırsa 10-15 gün içinde tuvalet eğitimi tamamlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvalet eğitiminden 15 gün içinde yanıt alınamıyorsa çocuk zorlanmamalı, konu kapatılmalı, en az 1 ay yanında bu konuda konuşulmamalıdır. Anaokuluna ve ya ilkokula yeni başlayan çocuklarda da ev dışı bir tuvalete gitmeyi reddettikleri için kabızlık gelişebilir. Öğretmenlerin bu konuda çocukları sık sık teşvik etmeleri önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirli bir noktadan sonra diyet ile çözüm yetersiz kalır&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrarlayan dışkı tutulmaları sonucu makatta içten genişlemeler olur ve dışkının çapı, hacmi büyür. Erken dönemde çapı büyük olmasına rağmen kendiliğinden çıkartılabilen dışkı; kronik dönemde artık taşlaşarak makatta büyük bir tıkaç oluşturur ve tedavisiz düzelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makatta duyarlılık kaybı oluşunca giderek normal dışkılama alışkanlığı tamamen kaybolur. Beslenmede hiçbir yanlış yapılmasa bile bu noktadan sonra diyetle sorunu çözmek imkânsız hale gelir. Bazı çocuklarda bu makattaki taşlaşmış dışkı boşaltılmadığı için, yeni gelen dışkı istemsiz bir şekilde altına kaçırma şeklinde dışarı çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük çocuklarda bu şekilde dışkı kaçırmalar ciddi psikolojik travmalar yaratabilir. Çocuklarda tuvalet eğitiminde yapılan hatalar, verilen cezalar, kültürel ve sosyal faktörler bu tip kabızlığın oluşmasına zemin hazırlayabilir. Bu tip fonksiyonel kabızlığı olan çocukların anne veya babasında da benzer sorunlar olabilir, kabızlıkta genetik yatkınlık söz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Aşırı inek sütü tüketimi beraberinde kabızlığı getirebilir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kronik kabızlığı olan çocuklarda ise iştah genellikle azdır; karın ağrıları görülebilir. Sindirim sistemi yavaşladığı için mide boşalma süresi gecikmiştir ve tekrarlayan kusmalar devamında olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabızlık çok uzun sürdüğünde ise idrar yolu enfeksiyonlarına risk yaratan bir durum ile karşı karşıya kalınabilir. Ek gıdaya yeni başlama dönemleri veya anne sütünün kesilme dönemleri de kabızlık gelişimi için risklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 yaşından sonra inek sütünün başlandığı dönemde çok miktarda inek sütü tüketilirse kabızlık oluşabilir. Günlük 500 ml'den fazla inek sütü kullanmak doğru değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu önerileri dikkate alın!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağırsak hareketlerinin yeniden düzenlenerek bağırsağın boşaltım görevini daha sağlıklı yerine getirmesi ve çocuğunuzun eski sağlık ve neşesine tekrar kavuşması için kabızlık sürecinde ait tedavi adımlarını söyle sıralayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kronik kabızlığı olan çocuklarda öncelikle sertleşmiş dışkı içeren kalın bağırsakların boşaltılması gerekir. Bu amaçla fitil veya lavmanlar kullanılır. Sadece makat bölgesine lokal etki gösteren bu ilaçların sistemik yan etkileri yoktur. Hekim önerisiyle rahatlıkla kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalın bağırsaklar boşaltıldıktan sonra normal kıvamda dışkının sağlanabilmesi için ağızdan laksatif şuruplar (dışkı yumuşatıcı ilaçlar, şurup) verilmelidir. Her gün ve yumuşak kıvamda dışkı sağlayabilmek için bu tip ilaçların kullanımı gereklidir; çünkü kronik kabızlıkta gelinen noktada diyetle sorunu çözmek imkânsızdır. Burada en önemli nokta çocuktaki acıyı ve korkuyu unutturana kadar tedavinin sürdürülmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışkı yumuşatıcı şuruplar alışkanlık yapmaz ya da etkisi zamanla azalmaz. Şu ana kadarki tıbbi verilere bakıldığında bu şurupların, uzun süreli kullanımlar da bile belirgin ve şiddetli yan etkileri olduğu görülmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük çocukların yaşadıkları acıyı unutabilmeleri uzun zaman alabilir. Tedaviyi 6 aydan önce kesmemek bazı vakalarda 12 aya kadar uzatmak gerekebilir. 5 yaşından büyük çocuklarda 2-3 aylık tedaviler yeterli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışkılama esnasında ağrıyı ortadan kaldıracak bölgesel etkili olan ağrı kesiciler ve oturma banyoları da geçici bir rahatlık sağlar; ama ağrıyı yok edecek en önemli şey dışkının yumuşak kıvamda olmasıdır. Bu kıvamı sağlayacak en etkili ilaçlar dışkı yumuşatıcı şuruplardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabızlık tedavisinde psikolojik yaklaşım önemlidir. Lavmanlar ve ilaç uygulamaları için mutlaka çocukla işbirliği kurulmalı asla zor kullanılmamalıdır. Zorla uygulanan lavman ve benzeri ilaçlar çocuktaki korkuyu arttırarak kabızlığın daha da kötüye gitmesine neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvalet eğitimi kazanmış çocukları günde 2 kez, sabah ve akşam yemekleri sonrasında 10- 15 dakika tuvalete oturtmak, mide bağırsak refleksinden(gastrokolik refleks) yararlanılacağı için faydalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mide bağırsak refleksi, mideye herhangi bir gıda gittikten sonra tüm sindirim sisteminin çalışmasıdır. Çoğu insan bu refleks sayesinde yemek sonraları rahatlıkla tuvaletini yapabilir. Yemekten sonra tuvalete gitme alışkanlığını kabız çocuklara öğretebilirsek tedavide önemli bir aşama geçilmiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kabızlığın önüne geçebilmek için gerekli besinler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağırsak hareketlerinin yeniden düzenlenmesi için çocukların patates, muz, pilav, makarna, beyaz ekmek, inek sütü, çay gibi besinleri az tüketmesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabız olan çocukların bu süreç içinde bol sıvı alıp tüm lifli sebze ve meyveleri(kayısı, armut, incir, kabak, brokoli vb.), zeytinyağını, tam tahıllı veya kepekli ekmekleri, mısır ve mısır unu içeren besinleri tüketmesi de sindirim sisteminin düzelmesine, görevini eskisi gibi yerine getirmesine yardımcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;" class="t000000x20"&gt;Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı &lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;" class="t000000x20"&gt;Dr. Özlen Kaya Çardak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-4529580837464792432?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/4529580837464792432/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=4529580837464792432' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4529580837464792432'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4529580837464792432'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/cocugunuz-neden-kabz-oluyor.html' title='Çocuğunuz neden kabız oluyor?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i56.tinypic.com/2yoebrn_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-7736942167625915447</id><published>2011-01-07T06:54:00.000-08:00</published><updated>2011-01-07T06:57:57.943-08:00</updated><title type='text'>"Çocuktur, yapar" demeyin!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i56.tinypic.com/oh22cx.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 259px; height: 194px;" src="http://i56.tinypic.com/oh22cx.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="t000000x20"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve  Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neşe Karaaslan Bıyıklı ve Çocuk ve Ergen  Ruh Sağlığı Uzmanı Dr. Zafer Atasoy, tıpta "enürezis" olarak bilinen alt  ıslatmaları hakkında merak edilen soruları yanıtladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda alt ıslatma, birçok hastalığın habercisi olabiliyor. Diyabet ya da tiroid bozukluğu gibi bedensel hastalıklar, dikkat eksikliği, depresyon gibi ruhsal hastalıklar çocukların geceleri altlarını ıslatmalarında başlıca sebepler arasında...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Alt ıslatma nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enürezis hastalığı, çocukların gece veya gündüz elbiselerini ya da yatağını istemsiz olarak ıslatması olarak tanımlanıyor. Beş yaşından büyük bir çocuk, doğumsal ya da kazanılmış merkezi sinir sistemine ait bir sorun olmaksızın üç aydan uzun süre, haftada en az iki kez uykuda idrar kaçırıyorsa enürezisin varlığından söz edilebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın nedenleri nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın ortaya çıkışında farklı etmenlerin rolü bulunuyor. Uyanma güçlüğü, düşük mesane kapasitesi, gece idrar üretiminin artması ve genetik eğilim bu etmenler arasında yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli enfeksiyonlar, idrar torbasının hastalıkları, üriner sistemin yapısal bozuklukları, idrar konsantrasyon bozuklukları, diyabet ve tiroid bozuklukları, dikkat eksikliği ile hiperaktivite sendromu, okul ve aile sorunları da çocukların geceleri altlarını ıslatmalarına neden olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Primer enürezis olarak adlandırılan durumun sabit bir nedeni bulunmuyor ancak çok derin uykunun, bu durumuna neden olduğu düşünülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan sekonder enürezis, her türlü ruhsal ve bedensel olumsuz süreç sonrasında ortaya çıkabiliyor. Yapılan çalışmalar da sekonder enürezisin ortaya çıkmasında bedensel sorunlar kadar, özellikle uyum sorunları, davranış sorunları, özgüven yetersizlikleri, sosyal geri çekilme, ceza görme, reddedilme ve ana - baba tutumlarındaki olumsuzlukların etkili olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;En çok kimlerde görülüyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enürezis daha çok erkek çocuklarda görülüyor. Hastalığın erkek çocuklarında daha sık görülmesinin altında yatan nedenin genetik faktörler olduğu düşünülüyor. Diğer yandan erkek çocuklarına karşı toplumda daha toleranslı bir yaklaşımın hâkim olması ve buna bağlı olarak da tuvalet eğitiminde yeterli sonuç alınamamasının da hastalığa neden olduğunu aklımızda tutmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tuvalet eğitiminin çocuğa ne zaman verilmesi gerekiyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvalet alışkanlığının 2,5 - 3 yaşında kazanılması gerekiyor. Çocuk, yürümeden bu konuda çaba sarf etmek başarılı sonuç alınmasını engelliyor. Ebeveynlerin çocuğu korkutmaya yönelik yaklaşımlari ise tedavi sürecini olumsuz etkiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın tedavisi nasıl yapılıyor? Anne ve babaların alabilecekleri önlemler nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavinin etkin olmasında başta anne olmak üzere, ailenin çocuklarıyla ve tedaviyi yürüten ekiple kurduğu işbirliği önem taşıyor. Ancak tedaviyi tam özümsemeyen ve işbirliğine yatkın olmayan ailelerde bu tedavi başarısız olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne ve babaların her zaman çocuklarına karşı besledikleri sevgilerini sergilemeleri gerekiyor. Bunun yanı sıra öncelikle bu sorunu aşmak için almış oldukları tıbbi ve psikolojik desteklerden yararlanmaları önemli. Bunu geçici bir durum olarak görüp bir girişimde bulunmamaları, en olumsuz davranışların başında geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavi başlamadan önce olası organik nedenlerin ayırt edilmesi gerekiyor. Ayrıca tedavi süreci içine çocuğun da etkili bir biçimde katılması, başarısının somutlaştırılması ve başarısını paylaşmasına olanak sağlanması için çocuklardan bir takvim hazırlamaları ve o gün nasıl kalktıklarını "ıslak - kuru" biçiminde yazmaları isteniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuma yazma bilmeyen çocuklara ise "güneş - şemsiye" gibi resimler çizdiriliyor. Ayrıca çocuğun sıvı alımının düzenlenmesi ve çocuğa gazlı ya da kafeinli içecekler verilmemesi ya da kısıtlanması öneriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun yatmadan önce tuvalete çıkmasını sağlamak, gece uyandırmak ve altına yapmadığı zaman ödüllendirmek de enürezis hastalığının önüne geçilmesinde faydalı oluyor. Bazı olgularda bu tedaviye alarm tedavisi de eklenebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En etkin tedaviyi anne başta olmak üzere, ailenin çocuklarıyla birlikte bu tedavi planını yürüten ekiple kurduğu işbirliği oluşturuyor. Ancak tedaviyi tam özümsemeyen ve işbirliğine yatkın olmayan ailelerde bu tedavi başarısız olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davranış ve alarm tedavilerinde başarı oranı %90'ların üzerine çıkıyor ve yineleme riski azalıyor. Alarm tedavisinin başarısızlığı ya da kullanılamaması halinde Desmopressin tedavisi gibi değişik ilaçların kullanılması gündeme gelebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-7736942167625915447?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/7736942167625915447/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=7736942167625915447' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7736942167625915447'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7736942167625915447'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2011/01/cocuktur-yapar-demeyin.html' title='&quot;Çocuktur, yapar&quot; demeyin!'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i56.tinypic.com/oh22cx_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-6868791044435854517</id><published>2010-12-30T08:13:00.000-08:00</published><updated>2010-12-30T08:18:59.609-08:00</updated><title type='text'>Uyku Apnesi Nedir ? (Gece uyurken tıkanmak)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i52.tinypic.com/fpcb28.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 224px; height: 152px;" src="http://i52.tinypic.com/fpcb28.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku apnesi (sadece apne olarak da bilinir), uyku sırasındaki solunum duraklamalarından kaynaklanan ve uyku düzeninin bozulmasına sebep olan önemli bir hastalık. Uyku apnesi uykuda hava akımının en az 10 saniye süreyle normal değerinin %20’sine ve daha altına düşmesi ile tanımlanabilir. Uykudaki solunum duraklamaları sonucunda kandaki oksijen miktarı azalır ve karbondioksit miktarı artar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku apnesi merkezi sinir sistemindeki bir problem nedeniyle (merkezi uyku apnesi) veya solunum yollarındaki bir tıkanıklık nedeniyle (tıkayıcı uyku apnesi) oluşabilir. Bazen de bu her iki durum birlikte olmaktadır (bileşik uyku apnesi). Bu hastalığın değerlendirilmesinde sadece solunumun durması (apne) değil aynı zamanda solunumun azalması (hipopne) da hesaba katılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek tansiyon, gürültülü horlama, yorgunluk, aşırı sinirlilik, depresyon, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu, sabah başağrısı, kontrol edilemeyen şişmanlama, uykuda terleme, sık idrara çıkma, mide yanması gibi sorunlar uyku apnesinin sonuçları olarak ortaya çıkabilir. Hastalarda, hastalığın seviyesine göre bu sorunların biri, birden fazlası ya da hepsi birden görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu hastalık ne kadar ciddidir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağımızın önemli rahatsızlıklarından biri olarak kabul edilen uyku apnesi, önlem alınmadığı takdirde ölümle sonuçlanabilmektedir. Hastalığın bu denli ciddi sonuçları olduğu toplum içinde çok fazla bilinmemektedir. Bu hastalığa yakalanan kişilerin büyük bir çoğunluğu hastalığı farketmedikleri ya da önemsemedikleri için genellikle hekime gitmemektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solunum durmaları (apne) veya azalmaları (hipopne) gece içinde yüzlerce defa takrarlayabilmekte ve bunların ancak çok az bir kısmı hastanın yakınları tarafından farkedilmektedir. Bu nedenlerle ve doğuracağı sonuçlar bakımından uyku apnesi uzmanlarca sinsi ilerleyen bir hastalık olarak nitelendirilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku apnesi acil tedavi gerektiren hayati bir hastalıktır. Zamanında tedavi edilemezse kalp krizi, felç, iktidarsızlık (impotans), düzensiz kalp atışları gibi sorunlara yol açar. Ayrıca kazalara, iş verimsizliğine ve sosyal problemlere neden olabilen gün içi aşırı uyku haline sebep olur. Gündüz uykululuğun trafik kazalarına da yol açtığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Muhtemel riskler ve sonuçlar için alttaki uyku apnesinin sonuçları bölümüne bakılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Uyku apnesi kimlerde görülebilir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıbben ciddî kabul edilen uyku apnesinin toplum içindeki yaygınlığı yüksektir. Uyku apnesi her ne kadar erişkinlerde, erkeklerde, horlayanlarda, menopoza girmiş bayanlarda, yaşlılarda, ve kilolularda daha sık görülmekte ise de bu hastalık çocuklarda, genç bayanlarda ve zayıf insanlarda da tesbit edilmektedir. Kısaca uyku apnesi her yaşta görülebilen bir hastalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınların en az %2'sinde ve erkeklerin %4'ünde görülmektedir. Bu rakamlar hastalığın en az astım ve şeker hastalığı kadar yaygın olduğunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoçuklarda uyku apnesi büyük bademciğe ve geniz etine bağlı olarak gözlenebilir. Ayrıca; alkol ve sigara bağımlılarında, yanlış uyku pozisyonu, aşırı kilolularda, alt çenesi gelişim geriliği gösterenlerde, boyun yüksekliği kısa olanlarda, alerji, anti histaminik, kas gevşetici veya sakinleştirici gibi ilaç kullananlarda da uyku apnesi görülme riski yüksektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Uyku apnesinin belirtileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku apnesi hayati sağlık sorunlara neden olabilen ciddi bir hastalık olsa da uyku apnesinin belirtilerini hastanın kendisinin farkedebilmesi oldukça zordur. Hasta genellikle uykudaki normal olmayan durumlardan, eşi veya yakınlarının farketmesiyle haberdar olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Düzensiz solunum&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku apnesinin en önemli belirtisi gece uykusu süresince ani solunum duraklamaları, çok gürültülü horlamalar ve iç çekmelerdir. Bu solunum düzensizlikleri, çoğu kişide görülen yumuşak ve hafif horlamalardan farklıdır. Horlayan insanların çoğunda bu tip horlamalar daha çok sırtüstü uyuma sırasında gerçekleşir. Uyku apnesinin sonucu olarak ortaya çıkan horlamalar ise her türlü pozisyonda gerçekleşebilir. Uyku apnesi olan hasta, el kol hareketleri ile rahatsız bir şekilde uyumaya çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Uykuda nefesin durması&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzensiz solunum bir çok insanda duruma bağlı olarak uykuya dalma, uyanma veya rüya görme sırasında görülebilir. Diğer bir taraftan uyku apneli hastalarda sık sık tekrarlanan uzun süreli solunum durmaları olmaktadır. Bu solunum duraklamaları uyku apnesinin en önemli belirtilerinden biridir. Apneli hastalarda 10 saniyeden başlayan solunum duraklamaları bir dakikadan fazla sürelere kadar devam edebilir. Uykuları boyunca saatte 10’dan fazla tekrarlayan, 10 saniyeden bir dakikaya varan nefes durmaları ile boğulurcasına mücadele eden kişilerde uyku ve oksijen yetersizliği oluşmaktadır. Bunların sonucu olarak hastalarda büyük sorunlara rastlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gündüz aşırı uyku hali&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece uyku kalitesinin bozulması nedeniyle gün boyunca kendini yorgun hisseden hastaların kitap okurken ya da televizyon seyrederken uyuklamaları olabilir. Bu özellikle araç kullanan hastalar için önemlidir. Uyku apne sendromu olan hastaların trafik kazası yapma riski normalden 8 kat fazladır. Bu da hastalarda inanılmaz derece yorgunluğa dolayısıyla konsantre olamamaya neden olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Teşhis ve Tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku apnesi belirtilerini gösteren ve benzer şikayetlere neden olan değişik uyku bozukluğu hastalıkları da vardır. Bu nedenle uyku apnesinin kesin teşhisi ve şiddetinin ölçülebilmesi laboratuvarda yapılan uyku çalışması adı verilen gelişmiş bir teknikle mümkündür. Uyku laboratuvarlarında "poligrafik tetkik" adı verilen incelemelerin yapılması gerekmektedir. Uyku sırasında bir çok parametrenin kaydedildiği "poligrafik tetkik", beyin bölgelerinin aktiviteleri, uykunun yapısı ve uyku bozuklukları hakkında sağlıklı ve bilimsel bilgiler veren modern bir laboratuvar yöntemidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yöntemle, solunum hareketleri, uyku sırasında hastanın oksijen miktarı, kalp ritmi ve EKG kayıtları yapılarak bunların beden fonksiyonları üzerindeki etkileri incelenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku testlerinden sonra elde edilen bilgiler değerlendirilerek uyku apnesinin gerçekten tedaviye ihtiyaç gösterip göstermediğine karar verilir. Uyku apnesi tespit edilen hastalarda vakit geçirmeksizin tedaviye başlanması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku apnesinin teşhisi koyulan bazı hastaların Kulak-Burun-Boğaz uzmanının kontrolundan geçmesi uzmanlarca tavsiye edilir. Apnenin sebebi anatomik bozukluklardan kaynaklanıyorsa cerrahi yöntemler, protez veya nadiren de olsa ilaç tedavisi uygulanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu uyku apnesi vakalarının tedavisinde, hastanın uyku sırasındaki solunumuna yardımcı olan cihazlar kullanılır. Bu cihazlardan bazıları şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Özellikle tıkayıcı apnenin en etkili tedavisi CPAP (Continious Positive Airway Pressure) cihazının uygulanmasıyla olur. Bu cihazın kullanılmasındaki amaç hastaya sürekli ve sabit olarak hava basıncı uygulayarak uyku sırasında kapanan üst hava yollarını açık tutmaktır. CPAP cihazı hastanın burnuna yerleştirilen ya da burun ve ağızı tamamen içine alan, yumuşak silikon bir maske ve bunu cihaza birleştiren hortumdan ibarettir. Hafif ve orta şiddetli vakaların tedavisinde kullanılan bu cihazın olumlu etkisi birkaç gün içinde görülür.&lt;br /&gt;   * Tıkayıcı uyku apnesinin daha ağır olan vakalarında hem nefes alma hem de nefes verme durumlarına göre özel olarak hava basıncını ayarlayan BIPAP® (Bi-level Positive Airway Pressure) veya VPAP™ (Variable Positive Airway Pressure) cihazları kullanılır. Bu cihazlar bileşik uyku apnesinin hafif vakalarının tedavisinde de başarılı sonuçlar vermektedirler.&lt;br /&gt;   * Bileşik ve merkezi tipteki uyku apnesi tedavisinde, özellikle durumu ağır olan hastalarda, uyku sırasında nefes alış verişi çeşitli değişik tekniklerle düzenleyen APAP (Automatic Positive Airway Pressure), xPAP ST (Spontaneous Time) veya ASV (Adaptive servo-ventilation) cihazları kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Uyku apnesinin çeşitleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku apnesinin üç temel türü vardır. Tıkayıcı tarzda olan, merkezi yani beyindeki solunum merkezine bağlı olan ve bu ikisinin karışımı. Araştırmalara göre yaklaşık hastaların %84’ünde tıkayıcı uyku apnesi, %1’inde merkezi uyku apnesi ve %15’inde bileşik uyku apnesi görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tıkayıcı uyku apnesi (Obstructive apnea)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıkayıcı tipte uyku apnesi boğazdaki kasların havanın geçeceği alanı kapatacak şekilde gevşemesi sonucunda oluşur. Bu kaslar yumuşak damağa, küçük dile, yutağa ve dile aittir. Bu kaslar gevşediğinde nefes alma sırasında hava yolu daralır ve bir süre için solunum durur. Bunun sonucunda kandaki oksijen miktarı azalır, beyin bu azalmayı algılar ve uyku derinliğini azaltarak ya da kişiyi uyandırarak hava yolunun tekrar açılmasını sağlamaya çalışır. Uyku derinliğinin azalmasını takiben bazı kişilerde bir iki kısa nefes alma ile, bazı kişilerde ise şiddetli horlama ve yutkunma sesleri ile solunum tekrar başlatılır. Bu derecede uyku apnesi olduğunda derin uykuya geçmek hiç mümkün olmaz, kişi bütün uykusunu solunum çabası içinde geçirir ve gündüz uyuma ihtiyacı duyar. Uyku apnesi olan kişiler genellikle uykularının bölündüğünün farkında değildir ve iyi uyuduklarını zannederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Merkezi uyku apnesi (Central apnea)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezi tipte uyku apnesi çok daha nadir görülür ve beyinin solunumu kontrol eden kaslara doğru sinyaller göndermemesi sonucunda ortaya çıkar. Kanda karbondiositin artması ve oksijenin azalması sonucunda kişi uyanır. Merkezi tipte uyku apnesi olan hastalar uyanma dönemlerini tıkayıcı uyku apnesi olan kişilere göre daha fazla hatırlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bileşik uyku apnesi (Complex-mixed apnea)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bileşik uyku apnesi olan hastalarda apne önce tıkayıcı uyku apnesi belirtileri göstermektedir. Hasta saatte yaklaşık 20 ile 30 arası tıkanma yaşar. Tıkayıcı tipteki apnenin tedavisinden sonra hastalık merkezi uyku apnesi belirtilerini daha belirgin olarak gösterir. Bir başka deyişle, tıkayıcı tipteki uyku apnesinde uygulanan solunum yoluna basınçlı hava veren tedavi yöntemi CPAP (Continuous Positive Airway Pressure) bileşik uyku apnesini tam olarak tedavi edememektedir. CPAP cihazı ile tedavilerine başlanılan hastalarda tıkanmalar kesilse de uykularında düzgün nefes alamama problemleri devam etmekte bu sefer merkezi uyku apnesinin belirtilerini göstermektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu apne çeşidi uzun yıllardır gözlenmekte ise de son yıllarda uzmanlar tarafında ayrı bir tür olarak kategorize edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Uyku apnesinin sonuçları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Yüksek tansiyon: Uyku apnesi yüksek tansiyon için tek başına bağımsız bir risk faktörüdür.&lt;br /&gt;   * Gürültülü horlama: Üst solunum yolunun genellikle dil arkasındaki alanda daralması sonucu, daralma ile orantılı olarak horlama artar. Her horlayan kişide uyku apnesi yoktur fakat horlama düzensiz, zaman zaman da solunum güçlüğü ile birlikte olmaktaysa kişide apne olma ihtimali vardır ve uzman görüşü mutlaka alınmalıdır.&lt;br /&gt;   * Kalp büyümesi ve kalp atımında düzensizlikler: Özellikle ileri yaşlarda kalp ritmindeki düzensizlikler ani kalp durmalarına da yol açarak, uykuda ani ölümlere sebep olmaktadır.&lt;br /&gt;   * Sık idrara çıkma&lt;br /&gt;   * Uykuda aşırı terleme&lt;br /&gt;   * Uykusuzluk ve huzursuz uyku&lt;br /&gt;   * Sabahları yorgun kalkma, gün içinde yorgunluk hali ve uyuklama: Hastalarda yorgunluk bütün gün devam etmekte, hastaların çoğu zaman fırsat buldukça uyumakta ya da uyuklamaktadır. İleri seviyede uyku apnesi olan hastaların trafikte kırmızı ışıkta kısa süreli uyukladıkları rapor edilmiştir.&lt;br /&gt;   * Aşırı ve hızlı kilo alma: Uyku apnesine bağlı olarak geceboyu tam dinlenemeyen kişilerin gün içinde metabolizmaları oldukça yavaşlar. Bu da hastaların daha az enerji harcamalarına ve kilo almalarına sebep olur. Uyku apnesi olan hastalar kilo vermekte çok zorlanırlar.&lt;br /&gt;   * Konsantrasyon güçlüğü: Gündüz uykulu olma durumunun ve konsantrasyon eksikliğinin trafik ve iş kazalarına da yol açtığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir.&lt;br /&gt;   * Depresyon ve davranış bozuklukları&lt;br /&gt;   * Cinsel isteksizlik, yetersizlik&lt;br /&gt;   * Sabah baş ağrısı ve ağız kuruluğu&lt;br /&gt;   * Mide yanması&lt;br /&gt;   * Çocuklarda hiperaktivite&lt;br /&gt;   * İnsülin direnci: Uyku apnesi olan hastalar diyabet geliştirmeye daha yatkındırlar.&lt;br /&gt;   * Felç ve kalp krizi oranları bu hastalarda daha yüksektir. Uzun dönemde bu hastalık, kalp krizi, beyin ve damar tıkanıkları sonucu felçler gibi ciddi problemlere yol açmakdadır.&lt;br /&gt;   * Pulmoner yüksek tansiyon: Bu hastalarda akciğer damarlarında da yüksek basınç olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kaliteli uykunun önemi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlıların vazgeçilmez ihtiyacı olan uyku, beyin hücrelerinin vücut sisteminin düzenli çalışmasını sağlayabilmesi için gerekli olan yaşamsal bir faz olarak tanımlanabilir. İyi bir uyku alındığının başlıca ölçüsü sabah dinç uyanmak ve kişinin kendisini gün içinde zinde hissetmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyku apnesi solunum düzensizliklerine, bu düzensizlikler de kişinin gece boyunca bazen kısmi bazen de tamamen uyanmasına sebep olur. Bu yarı ya da tam uyanıklık durumları hastanın derin ve kesintisiz uyku uyumasını engellemekte bu da uykunun kalitesini bozmaktadır. Gece boyu yaşanan uyanıklık durumları bazen hasta tarafından farkedilebilir. Bu durumda hasta gece sık sık uyanma, idarara çıkma veya uykusuzluk şikayeti ile hekime başvurmaktadır. Bazen de gece içinde solunum düzensizliklerinin ortaya çıkardığı uyanıklıklar çok kısa sürmekte, 5-10 saniye süren bu uyanıklıklar hasta tarafından farkedilmemekte, bu kez de hasta yorgunluk ve gündüz uykululuk şikayeti ile hekime başvurmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasta özellikle tıkayıcı uyku apnesi durumunda her solunum durmasının ardından 5-10 saniye süreyle uyanmakta, daha doğrusu ancak uyanarak solunum durmasını sonlandırabilmektedir. Bu kısa süreli uyanıklıklar hasta tarafından hissedilmemekte, uyku süreklilik kazanmadığından uykunun asıl dinlendirici olan derin uyku dönemlerine ulaşılması mümkün olmamaktadır. Böylece hasta farkında olmadan kalitesiz, yüzeyel ve kısa süreli uyanıklıklarla bölünmüş bir uyku uyumaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastanın gece boyunca birkaç kez, bazen daha sık idrar yapma ihtiyacı duyması, gece boyunca aşırı terlemesi ve sabah kalktığında kendini yorgun ve uykulu hissetmesi gece boyu aldığı kalitesiz uykunun göstergesidir. Yorgunluk bütün gün devam etmekte, hastaların çoğu gündüz fırsat buldukça uyumakta ya da uyuklamaktadır. Tüm bunlar hastaların gün boyu verimliliklerinin düşmesine, isteksiz, gergin ve sıkıntılı olmalarına yol açar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-6868791044435854517?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/6868791044435854517/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=6868791044435854517' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6868791044435854517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6868791044435854517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/12/uyku-apnesi-nedir-gece-uyurken-tkanmak.html' title='Uyku Apnesi Nedir ? (Gece uyurken tıkanmak)'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i52.tinypic.com/fpcb28_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-476914946768715744</id><published>2010-12-23T07:48:00.000-08:00</published><updated>2010-12-23T07:51:05.461-08:00</updated><title type='text'>Kış ve Depresyon</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i52.tinypic.com/xc98nc.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 250px; height: 250px;" src="http://i52.tinypic.com/xc98nc.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Depresyon nedir ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Depresyon yani ruhsal çökkünlük genelde halk arasında üzüntü ve  kederle aynı anlamı  ifade eder hale gelmiştir. Fakat  psikiyatrik açıdan anlamı ise çok daha farklıdır. Biz psikiyatristler bu durumu , bir takım belirtilerden oluşan bir bozukluk   olarak tanımlarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, iş gücü  kaybına yol açan bozukluklar ve hastalıklar içinde  değerlendirildiğinde  her ülkede genelde ilk dördün içinde  yer almaktadır. Özellikle iş gücü kaybı ve bunun getirdiği sıkıntılar hatta intiharları da dikkate alırsanız çok ciddi  bir halk sağlığı sorunu  olarak ele alınmalı ve tedavi yoluna gidilmelidir.&lt;br /&gt;DEPRESYON KADINLARDA DAHA SIKLIKLA MI GÖRÜLÜR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna, maalesef kesinlikle evet demek gerekiyor. Yapılan tüm tıbbı araştırmalar bunu böyle göstermektedir. Yaşam boyu sıklığı  kadınlarda  %10-25 arasında, erkeklerde ise %5-12 arasındadır. Yani 2 hasta kadına, 1 hasta erkek oranı olarak belirtebiliriz.&lt;br /&gt;DEPRESYON NE TÜR BELİRTİLER GÖSTERİR? NE TÜR ZARARLAR VEREBİLİR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle durumun  kişisel boyutuna bakmadan  iş gücü kaybı açısından ülkeye zararına  bakmakta fayda var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yapılan araştırmalardan birini, depresyonun bir ülke gelirine ne tür zarar verdiği açısından paylaşmak isterim. ABD’de yapılan bir araştırmada, bu bozukluğun  ulusal  üretim maliyetine zararının yaklaşık 50 milyar dolar olduğunu göstermiştir. Bu ciddi bir rakamdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’da,  1987-1997 arası özellikle  yeni kuşak  antidepresan  ilaçların bulunması nın ardından, sadece depresyon vakalarında ayaktan tedavi olanların sayısında yüzde 30 artış görülmüştür. Bu durum ülkemiz için de benzer periyotlarda artmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Depresyon bir belirtiler topluluğudur. Yani birçok belirti ile kendini gösterir.Belirtilerine gelince; depresyon yaşayan kişiler, en az 2 hafta boyunca devam eden moral bozukluğu,  sıkıntılı ve kederli çökkün duygudurumdan  yakınırlar. Karamsarlık ,olumsuz düşünceler mevcuttur.Bu duygular hep aynı yoğunlukta yaşanmaz, dalgalanmalar gösterebilirler. Ciddi durumlarda özellikle  sabahları kötüleşme akşama doğru daha iyi hissetme yaşanabilir.  Bu belirtilerin yanı sıra  istek kaybı, eski yaptığı işlerden zevk almama, enerji kaybı içindedir. Kendine güveni azalmıştır, dikkat ve konsantrasyonda güçlük çekerler, unutkandır, karar almakta zorluk çekerler, uyku ve iştahları değişkenlik gösterir, cinsel açıdan da isteksizdir .Etrafındaki insanlara  kolay sinirlenir  ve tahammülsüzlük gösterirler. Şayet bu kişiler çalışıyor ise işe gitmekte, verimliliklerinde  ve işe  konsantre olmakta  zorluk yaşarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun depresyon olarak adlandırılabilmesi için bu duydu durum değişikliklerinin ve belirtilerinin   en az 15 gün süre ile yaşanması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple, depresyona giren  kişilerin aile, sosyal ve iş yaşamı bozuluyor , verimsiz ve sorunlu hale gelebiliyor. Kısaca hayatının her alanı keyif almaz bir boyuta ulaşıyor. Tabii en kötü durum da, bu tür kişilerde zamanla ölüm düşüncesinin ve intihar girişimlerinin ortaya çıkabilme ihtimalidir. Ölüm fikirlerinin bazıları  düşünce düzeyinde kalırken ,çoğunluğu da ciddi intihar girişimlerine dönüşebilir. Depresyonda en önemli ölüm nedeni intihardır .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak intihar vakalarının nedenleri incelendiğinde depresif bozukluktan kaynaklanan  durumlar büyük bir kısmı teşkil etmektedir. Depresyon nedeniyle yatan hastalarda bunun eyleme dönüşme olasılığı daha sıklıkla görülür. Yapılan araştırmalar bize, hastaneye yatan depresif kişilerin yaklaşık % 10-15 bu yolla hayatına son verdiğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple, depresyon ciddi bir bozukluktur  ve ancak uzman bir psikiyatrist desteği ile tedavisi de mümkündür diyebiliriz.&lt;br /&gt;NEDEN DEPRESYON ORTAYA ÇIKAR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun birçok nedeni var. Yapılan araştırmalar bunu kısaca 3 ana  başlık altında  incelenebilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.    Genetik etkenler&lt;br /&gt;2.    Biyolojik etkenler&lt;br /&gt;3.    Psikososyal etkenler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Genetik  etkenler: Özellikle ailesinde duygusal bir rahatsızlık olan kişilerin, bu ailesinde böyle  bir rahatsızlık  yaşamayan kişilere  oranla depresyona yakalanma olasılığında , 2-3 kat daha fazla görülebiliyor. Yani depresyonda genetik bir geçişten söz etmek mümkün.Bu konuda bazı kromozonlar suçlanmaktadır ama bu konudaki laboratuar araştırmaları sürmekte olup, henüz nedeni net olarak ortaya konulamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Biyolojik neden olarak da serotonin, noradranalin ve dopamin gibi maddelerin oranında oluşabilen değişimler, bazı depresif durumlara neden olabiliyor diyebiliriz. Hormonları da  nedenler arasında gösteren çalışmalar mevcuttur.Stress, tiroid ve büyüme hormonları, özellikle kadınlarda; östrojen, progestron, prolaktin gibi hormon değişimleri nedenler arasında gösterilmiştir  Örneğin tiroid bezinin az çalıştığı hipotiroidi hastalığında depresyona çok sıklıkla rastlanabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Psikososyal  boyutunda ise  özgüven eksikliği yada takıntılı  kişilik özellikleri,  erken yaşta geçirilen  travmatik olaylar  , 11 yaşından önce anne-babasını kaybı ,eş kaybı, maddi sorunlar –işsizlik , göç , düşük eğitim düzeyi, bekar ya da boşanmış olmak yakın ilişki azalığı , bedensel ve kronik hastalıklar  depresyona zemin hazırlayabilir&lt;br /&gt;KIŞ DEPRESYONU NEDİR? NASIL OLUŞUR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz psikiyatristler bu durumu, mevsimsel duygu durum bozukluğu olarak da adlandırmaktayız. Bu tür bir teşhisin konuşabilmesi için bu sıkıntının en az 2 yıl üst üste geçirilmesi gerekiyor. Sonbahar ve kış aylarında başlar , ilkbahar ve yaz aylarında düzelme gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu depresyonu tetikleyen başka bir neden yoktur. Sadece mevsim kişinin duygudurumunu etkiler .Yapılan araştırmalar bize günlük ışık süresinin 10 saatin altında olmasının büyük rolü olduğunu göstermektedir.  İnsan beynındeki pineal bezden   melatonin adlı bir madde salgılanmaktadır , salgılanması karanlığa bağlıdır. Gündüz kan melatonin düzeyimizin düşük olması ,gece yüksek olması yani bir ritm içinde olması gerekir. Melatonin  enerji düzeyimizi, reflekslerimizi, uyku döngümüzü, kilomuz ve iştahımızı  etkilemektedir. Işık düzeyinin azalması melatonin salgılanma ritminde bozulmaya yol açabilir. Melatonin depresyon etkenlerinden biri olan serotonınle   etkileşim içindedir. Bu etkileşimdeki değişimler de  neden olarak gösterilmektedir.&lt;br /&gt;KIŞ DEPRESYONUNUN BELİRTİLERİ NELERDİR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişide; moral bozukluğu, motivasyon ve enerji azlığı,  aşırı yorgunluk ve uykuya düşkünlük hali oluşur. Kişi saatlerce uyuduğu halde, kendini hala yorgun olarak hisseder. Kişi yemeğe ve özellikle karbonitratlara aşırı istek duyar ve oldukça fazla yiyip kilo alır.  Kadınlarda görülme sıklığı fazladır .&lt;br /&gt;KIŞ DEPRESYONUNUN TEDAVİSİ NASIL YAPILIR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz önce söz ettiğimiz gibi bu tür depresyona giren kişilerde ışık eksikliği  tıbbı bir neden olarak tespit edildiğinden dolayı   tedavi yöntemleri içinde  parlak ışık tedavisinden   oldukça iyi sonuçlar alması  mümkündür. Bu konuda, yurtdışında başarılı çalışmalar yapılmakta ancak ülkemizde yaygın kullanılan bir yöntem değildir. Bu tip depresyonda bir diğer tedavi seceneği ise antidepresan ilaçlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür depresyona giren kişiler, uzman bir psikiyatriste başvurmalıdırlar. Tedavi sırasında, kişilerin gün ışığından daha çok faydalanabilecekleri ortamlar tavsiye edilmektedir. Dış ortamlarda yapılan; spor ve uzun yürüyüş programları,  özguveni artırmaya yönelik hobi ve sosyal aktiviter de  tedaviye destek olacaktır .&lt;br /&gt;DEPRESYONA EĞİLİMLİ KİŞİLERİN YAKINLARINA NE ÖNERİRSİNİZ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Depresyondaki kişilerin özelliklerini sayarken özellikle karar vermekte güçlük ve isteksizlikten söz ettik. Bu sebeple, bu tür kişiler hasta olduklarını kabul etmeyecek ve hekime gitmekte de isteksizlik yaşayacaktır. Önemli olan bu kişiye yakın olanların; aile, eş ya da yakın arkadaş gibi kişilerin durumu tespit edip ilgili kişiye uzman  bir psikiyatriste yönlendirmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada unutulmaması gereken en önemli nokta, erken teşhistir. Bu hastalık kişiyi, intihar düşüncesine ve eylemine rahatlıkla götürebilmektedir. Oysa kişinin arzusu ve yakınlarının da desteği  ile  tedavisi oldukça kolaydır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-weight: bold;"&gt;Röportajı yapan Sibel Bucurgat / PRO-S&lt;br /&gt;Psikiyatri Uzmanı  Dr. Dilara Karahan&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-476914946768715744?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/476914946768715744/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=476914946768715744' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/476914946768715744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/476914946768715744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/12/ks-ve-depresyon.html' title='Kış ve Depresyon'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i52.tinypic.com/xc98nc_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-7158622185546092568</id><published>2010-12-23T07:47:00.000-08:00</published><updated>2010-12-23T07:48:26.917-08:00</updated><title type='text'>Melatonin gerçekten mucize mi?</title><content type='html'>&lt;div id="divAdnetKeyword3" class="yazarHaberTxt"&gt;&lt;p&gt;  Kadınların genç ve güzel kalma tutkusuna doğal yöntemlerle cevap verme  çabasını devam ettiriyor. Yeni nesil kozmetik ürünlerde kullanılan  mucizelerden biri de aslında çok uzun zamandır aşina olduğumuz  melatonin. Bir dönem mutluluğun ve gençliğin formülü olarak lanse edilen  ve ekmek peynir gibi herkesin yuttuğu melatonin hapları artık eskisi  kadar popüler değil. Ancak vücutta doğal olarak bulunan bu faydaları  saymakla bitmez hormon şimdi ‘Mucize kozmetik ürünlerle’ yeniden  hatırlandı. Biz de melatonin nedir ve yapılan araştırmalar neler  söylüyor bir göz attık...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  &lt;span class="titKirmizi14"&gt;Melatonin nedir? &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  Melatonin beynimizde salgılanan bir tür hormon. Beyinden kan yoluyla  bütün vücudumuza kolayca yayılabilen bir hormon, ve bu nedenle de bütün  vücudumuzu etkileyebiliyor.&lt;br /&gt; Uzunca bir süredir faydaları bilinen melatonin son dönemde tekrar  gündemde. Uyku düzenleyici ve anti aging etkisi, migrene karşı  koruyuculuğu ve daha neler neler...&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;Bir taşla iki kuş:&lt;/strong&gt; Melatonin ve uyku! Yaşlanmanın en  güçlü antikoru olarak bilinen uyku melatoninin başlıca etki  alanlarından. Melatonin sayesinde düzene giren uyku alışkanlığı uzun  vadede yaşlanmayı yavaşlatıyor; cilt daha sağlıklı görünüyor ve kişinin  daha dinç, genç hissetmesine yardımcı oluyor.&lt;br /&gt; Uyku ilacı yerine boş mideye alınan melatonin kapsülleri 20 dakika  içinde uyku durumunu olumlu yönde etkileyebiliyor. Melatonin esasen gece  üretilen bir hormon, dolayısıyla ışıklı ortamlarda melatonin üretimi  bozuluyor. Gece çalışıp gündüz uyuyanlar için doğal melatonin düzeyini  korumak oldukça zor. Vücut gerekli melatonini üretmediği takdirde  vücudun ne zaman uyku ihtiyacı olduğunu anlaması son derece zor. İşte bu  durumlarda melatonin kapsülleri imdada yetişiyor.&lt;br /&gt; Vücut ısısı da melatonin üretimi üzerinde etkili. Duş alınca artan  vücut ısısı melatonin üretimini desteklerken, gastrointestinal sistemin  işleyişine bağlı olarak düşük kalorili diyetlerde de melatonin üretimi  artıyor. Bu nedenle düşük kalorili beslenen kişiler daha uzun yaşıyor.&lt;br /&gt; Hepimiz yüksek miktarda melatonin ile doğuyoruz ve o nedenle uyku  süremiz bebeklik dönemimizde çok uzun. Yaşlandıkça azalan melatonin  hormonu nedeniyle uyku süremiz kısalırken, uyku düzenimiz de bozulmaya  başlıyor. Melatonin vücudun bağışıklık sistemini güçlendiriyor.  Bağışıklık sistemi bozukluğu yaşayan insanlarda bu hormonun üretimi  ideal düzeylerde olmayabiliyor.&lt;br /&gt; Kişiden kişiye göre değişiyor melatonin toleransı. Kimileri kapsül  olarak alınan melatoninin sadece 1 mg’ına uyum sağlayabilirken, kimileri  de bu miktarın 10 katına da uyum sağlayabiliyor. Melatonine  toleransımız kişiden kişiye göre değişse de uzmanlar için değişmeyen bir  nokta var: Melatoninin dışarıdan insan vücuduna girmesi hiçbir risk ve  tehlikeye neden olmuyor. Bazı kişilerde birtakım yan etkiler yaratsa da  bu etkilerin kısa süre içinde yok olduğunu söylüyor uzmanlar.&lt;br /&gt; Tabiiki bu durum, 15 sene sonra bilim adamlarının “Çok özür dileriz,  hata yapmışız suni yollardan alınan melatonin zararlıymış” deme hakkını  elinden almıyor. O yüzden bilinçli tüketici olmakta her zaman yarar var.  Melatoninin uzun vadedeki etkileri üzerinde bilimsel bilgi henüz  kısıtlı ve güvenilir değil.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  &lt;span class="titKirmizi14"&gt;Melatonin ve migren: &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  Yapılan araştırmalar melatoninin migren üzerinde de olumlu etkisini  destekliyor. Düzenli olarak melatonin alan kişilerin daha az migren  ataklarına maruz kaldıklarını öne sürüyor bu araştırmalar. Yatmadan önce  alınan 3 mg’lık melatoninin migren ağrılarını azalttığını gösteriyor  bilimsel araştırmalar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  &lt;span class="titKirmizi14"&gt;Kalbi rahatlatıyor: &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  Geceleri uykuda kalp daha yavaş atıyor ve kan basıncımız daha düşük.  Uyku düzeni bozulduğunda, bu fonksiyonlar da bozuluyor. Melatonin  üretiminin zengin olduğu kişilerde beyin kalp atışlarını ve kan  basıncını çok daha iyi kontrol edebiliyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  &lt;span class="titKirmizi14"&gt;Melatonin tıkalı damarları açıyor: &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  Melatonin, diğer bütün antioksidanlar gibi, kolesterol seviyesini  düşürüyor. Araştırmalar melatonin seviyesi düşük kişilerde tıkalı damar  oranının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Gece boyunca vücutta melatonin  seviyesi yüksekken kanda kan pıhtısı oluşumu çok daha az görülüyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  &lt;span class="titKirmizi14"&gt;Kanserle savaşıyor: &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  Göğüs ve prostat kanserleri hormonlara bağlı. Araştırmalar bu iki tip  kanserin de vücuttaki düşük melatonin seviyesine bağlı olabileceğine  işaret ediyor. Melatonin hasta kişinin daha rahat ve iyi bir uyku  uyumasına yardım ederek vücudun kanserle savaşmasını ve şifa bulmasını  kolaylaştırıyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  &lt;span class="titKirmizi14"&gt;Moral düzeltici:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;  Melatonin düzeyi düşük pek çok kişide depresyon görülebiliyor.  Depresyonu tedavi edici ilaçların çoğu zaten aynı zamanda melatonin  üretimini harekete geçirtici ilaçlar.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: right;"&gt;Aytül Farquharson&lt;/p&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-7158622185546092568?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/7158622185546092568/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=7158622185546092568' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7158622185546092568'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7158622185546092568'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/12/melatonin-gercekten-mucize-mi.html' title='Melatonin gerçekten mucize mi?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3315937391216238175</id><published>2010-12-23T07:44:00.000-08:00</published><updated>2010-12-23T07:45:10.219-08:00</updated><title type='text'>Uyku, melatonin ve pineal bez</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Melatonin hormonu beyinde bulunan pineal bez  ismindeki bir bezden salgılanır. Pineal bez 100-150 mg ağırlığındadır.  Pineal bez salgıladığı melatonin ile vücudun gece gündüz farklılıklarına  uyum göstermesini sağlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Melatonin hormonu pineal bezde triptofan  aminoasidinin serotonine, onun da melatonine dönüşmesiyle oluşur.  Melatonin hipotalamusta bulunan suprakiazmatik nukleusun kontrolü  altında çalışır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Gözdeki retina bölümü ışık durumunu beyine iletir ve  buradaki suprakiazmatik nükleus ışık durumuna göre pineal bezden  melatonin hormonu salgılatır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Melatonin karanlıkta salgılanan bir hormondur. Yani  melatonin gece salgılanır, gündüz ise salgılanmaz. Gece uzunluğu artınca  melatonin salgısı da artar. Işık olunca melatonin salgısı azalır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Melatonin akşam saat 21’den sonra salgılanmaya başlar  ve gece saat 02.00-04.00 arası en fazla salgılanır ve sabah saat 07.00’  de salgılanması azalır. Melatonin bu nedenle gece uyku getirir sabah  ise uyanmaya katkıda bulunur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Melatonin hormonunun etkileri şunlardır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;1.Uykuyu getirir, uyku sağlar,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;2.Ergenliği başlatır&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;3.Üreme üzerinde etkilidir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;4.Vücut ısısını azaltır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;5.Antioksidan etkisi vardır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Melatonin ritmi sabit olduğundan uyku bozuklukları, vardiya değişiklikleri, jet lag araştırmalarında bilgi verir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Uykusuzlukta melatonin salgısı bozulur. Eğer  melatonin gündüz salgılanırsa gündüz uyuklama, gece uyuyamama oluşur. Bu  kişiler atenolol adlı ilacı alınca melatonin azalır ve uyku durumu  düzelir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Ergenlik oluşuncaya kadar melatonin kanda artar ve  ergenlik oluşmasından hemen önce azalır ve ergenlik başlar. O yüzden  melatonin ergenliğin başlamasında önemli rol oynamaktadır. Melatonin  düzeyleri 35-40 yaşına kadar sabit kaldıktan sonra yaşlılıkta azalır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Melatonin çok düşük dozlarda alınırsa doğurganlığı arttırmaktadır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Günde 6.6 gr melatonin tedavisinin parkinson,  depresyon ve şizofrenide faydası olmamıştır. Fazla alınınca gündüz uyku  ve karın ağrısı olmuştur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Melatoninin 0.3-240 mg /gün dozunda ağızdan alınınca uyku getirmiş ve prolaktin hormonunu artırmıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Hayvanlarda yapılan çalışmalarda antioksidan  etkinliği gözlenmiştir. İnsanlarda antioksidan etkisiyle ilgili çalışma  veya bilgi yoktur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;2-5 mg gibi düşük dozlarda akşama doğru alınınca uyku getirir, prolaktin azalır ve vücut ısısını azaltır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Jet lag için faydalıdır. Melatonin tablet uçuştan bir  gün önce saat 15.00’de 0.5 mg alınır ve uçuştan sonra vardığınız gün  saat 18.00’de alınır. Doğudan batıya gidiyorsanız sabah uyandığınızda  melatonin alın. Gözleri görmeyen (kör) kişilerde uykusuzluk için  melatonin faydalı olmaktadır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Kanser üzerine yapılan hayvan çalışmalarında kanser  hücrelerinde etkili olduğu gösterilmiştir. İmmun sistemi (bağışıklık  sistemini) desteklemektedir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Melatonin hormonunun vücudumuzda etki yerleri şunlardır:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;1.Göz dibindeki retina,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;2.Hipotalamustaki suprakiazmatik nükleus adı verilen bir çekirdek&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;3.Hipofiz bezi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;4.Hipotalamus&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;UYKU BOZUKLUĞU YAPAN DİĞER HORMON HASTALIKLARI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;1. Hipertiroidi (zehirli guatr)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;2. HİPOTİROİDİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;3. ŞEKER DÜŞÜKLÜĞÜ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Yemek sonraları kan şekeri düşüklüğü, yaşamı çok kötü  etkileyen, enerjiyi düşüren, halsizlik, yorgunluk ve baş dönmesi yapan,  iş verimini düşüren ve sizi kızgın, öfkeli, sabırsız bir hale getiren  bir durumdur. Çok sık olmasına rağmen üzerinde pek durulmayan önemli bir  hastalıktır. Kilo veremeyen kişilerin çoğunda reaktif hipoglisemi  vardır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Gün içinde acıkma atakları oluyor ve şekerli gıdalara  saldırıyorsanız; öğleden sonraları baş ağrısı varsa; uykudan birkaç  saat sonra gece yarısı uyanıyor ve zor uyuyabiliyorsanız; kötü rüyalar  görüyor ve devamlı bir yorgunluk varsa; öğleden sonra canınız şeker veya  kahve içmeyi çok istiyorsa; baş dönmeleri varsa; yemek yiyinceye kadar  halsizlik ve yemek gecikince kendinizi bitkin hissediyorsanız;  halsizliğiniz yemek yiyince düzeliyorsa; yemek gecikince ellerde titreme  ve çarpıntı oluyorsa; çok duygusalsanız, çabuk sinirleniyor ve  kontrolünüzü kaybediyorsanız; yemek önceleri çok huzursuzsanız;  yemeklerden sonra uyku basıyor ve gün boyu uyukluyorsanız, bu belirtiler  kahvaltı öncesi de oluyorsa, kan şekerinizde düşüklük olabilir. Bunun  başlıca nedeni de dengesiz beslenme, fazla karbonhidratlı, nişastalı  gıdalar ve şeker yeme, stres ve aşırı kafein alımı (kahve, çay, kola)  veya ailenizde şeker hastalığı olmasıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Kilolu kişilerde hipoglisemi atakları daha fazla  görülürse de, normal kilolu ancak egzersiz yapmayan ve depresyon yaşayan  kişilerde de kan şekeri düşüklüğü olabilir. Bu kişilerin bir kısmı  psikolog ve psikiyatrlarda depresyon tedavisi görürler. Kan şekerinde  düşme, genellikle sabah saat 11.00 ve öğleden sonra saat 16.00 civarında  daha sık olur. Bu hastalar bu saatlerde biraz daha yorgun olurlar,  hafif baş ağrısı, depresyon ve derin bir açlık hissederler. Bu nedenle  de, bu saatlerde çikolata, kek, pasta, kurabiye yer veya kola içerler.  Bu gıdaları alan kişinin şikayetlerinde hafif bir düzelme olur. Sabah  saat 11.00’de oluşan kan şeker düşüklüğünün nedeni sabah kahvaltıda  yenen şekerli ve nişastalı gıdalardır. Öğle yemeğinde yenen tatlı ve  nişastalı gıdalar da öğleden sonra, saat 16.00’da kan şekeri düşmesine  neden olur. Buna karşılık sabah ve öğleyin proteinli gıda alanların kan  şekerinde pek düşme olmaz. Kan şekeri düşünce yenen şekerli gıdalar  30-60 dakika süreyle bir rahatlık sağlar, ama daha sonra kan şekeri  tekrar düşer. Sonunda bu kişiler gün içinde kan şekerinde yükselme ve  düşmeler yaşar ve bol miktarda şeker, çikolata ve buna benzer şekerli  gıdalar tüketirler. Bu kişiler sabah kalktıklarında huzursuzdurlar,  kavga etmeye ve tartışmaya eğilimlidirler. Bir şeyler yedikten sonra  rahatlarlar &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Bazı kilolu kişiler ise diyete başladıktan sonra, baş  dönmesi ve açlık atakları ortaya çıktığı için diyeti bırakırlar. Bunun  nedeni kan şekerinin düşmesidir. Kan şekerinin düşmesini önlemek için,  tam tahıl ürünleri (tam buğday ekmeği, çavdar gibi), sebze ve meyve  yemelidir. Bu kişiler diyet yaparken üç ana öğün üç ara öğün yemek  yemelidirler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Hipoglisemi-şeker düşmesi ataklarının olması stres  hormonlarını yani adrenalini artırır ve anksiyete, panik atak ve  depresyon gibi psikoloji sıkıntılar ortaya çıkar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Kısaca özetlersek, kan şekeri düşmelerine tıp dilinde &lt;i&gt;hipoglisemi&lt;/i&gt; denir ve bu kişilerde şu belirtiler ortaya çıkar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Halsizlik, bitkinlik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Psikolojik durumda değişiklik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Sinirlilik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Baş ağrısı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Ellerde titreme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Bulantı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Görmede bulanıklık veya çift görme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Soğuk terleme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Çarpıntı, kalp atımlarını hissetme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·El ve ayakta çözülme, iç titremesi ve kas ağrıları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Baş dönmesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Soluk ve terli bir görünüm&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Ani başlayan bir yorgunluk hissi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Şiddetli yorgunluk&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·İç ezilmesi ve yeme isteği&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·İsteksizlik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Anksiyete, depresyon ve kontrolü kaybetme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Allerjiler (astım, saman nezlesi ve ciltte alerjik bulgu eğilimi)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Bazı şeylerden korkma (fobi)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Uykusuzluk&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Şekerli gıdalara saldırma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Unutkanlık&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Sebepsiz yere ağlama&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;·Şiddetli kan şekeri düşmelerinde bayılma ve koma&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3315937391216238175?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3315937391216238175/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3315937391216238175' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3315937391216238175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3315937391216238175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/12/uyku-melatonin-ve-pineal-bez.html' title='Uyku, melatonin ve pineal bez'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-6137213132839153998</id><published>2010-12-19T03:29:00.000-08:00</published><updated>2010-12-19T03:31:05.524-08:00</updated><title type='text'>Kalp Krizi ve Panik Atak</title><content type='html'>Panik atak sırasında kalp krizi geçirebilir miyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik atak krizi yaşayanların çoğunluğu o anda kalp krizi geçirdiklerini düşünür ve büyük korku yaşarlar.&lt;br /&gt;Hele, hele bir yakını,arkadaşı kalp krizi geçirmiş yada krizden ölmüş ise kişinin korkusu ve evhamı daha da artar.Sürekli kalbinden gelen''seslere kulak verir''..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik atak anında;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Göğüste sıkışma,yanma,batma,ağrı,&lt;br /&gt;-Sol kola vuran ağrı ve uyuşma,&lt;br /&gt;-Çarpıntı ve kalbin göğüs kafesinden fırlayacak gibi olması&lt;br /&gt;-Nefes darlığı ,&lt;br /&gt;-Terleme,ateş basması,&lt;br /&gt;-Mide bulantısı belirti ve şikayetleri olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu belirtilerin bir kısmı kalp krizinde de yaşanmaktadır.Ve de kişinin kalp bölgesinde bu rahatsızlıklar yaşandığından haklı olarak insanların aklına, kalp krizi gelmektedir.&lt;br /&gt;Bu nedenle çoğu panik atak hastası,krizi geldiğinde hemen bir kardiyologa,dahiliyeciye yada acil servise baş vurur.&lt;br /&gt;İlk defa geçirilen panik atak da daha dramatik anlar yaşanır.Yaşamında hiç ciddi bir sağlık sorunu yaşamamış birisinin aniden şiddetli bir çarpıntı,nefes darlığı ve kalp bölgesinde baskı hissetmesi''eyvah kalp krizi geçiriyorum,ölüyorum''şeklinde algılanır.Hata yanında kim varsa ona vasiyetini söyleyen bile olur...&lt;br /&gt;Acil öyle bir telaş,korku,panikle girilir ki adeta''ortalık ayağa kaldırılır''.Doktorların ve diğer sağlık personelinin''yavaş davranması''öfkelenmeye sebep olur.&lt;br /&gt;‘'Ben burada can çekişiyorum şunların rahatlığına bakın Allah aşkına...''diye söylenilir.&lt;br /&gt;Hemen kalp elektrosu çekilir(EKG)kan ve idrar tahlilleri yapılır.Sonuç''temizdir.''Doktorlar''bir şeyin yok''derler.Hem sevinilir,hem de şaşkınlık yaşanır.Beş dakika önce''yetişin ölüyorum''diyen insanın ‘'bir şeyi yokmuş.''&lt;br /&gt;Bu şaşkınlıkla eve dönülür.Fakat panik atak yaşayan insanın içi rahat değildir.&lt;br /&gt;‘'Ya yine o lanet nöbet gelirse''diye bir korku kaygı yaşanır.&lt;br /&gt;İlk panik atak nerede(alışveriş merkezi,toplu taşıma araçları,asansör,toplantı tatil,cami..)olmuşsa bir daha o yere gitmek orda olmak istenmez.&lt;br /&gt;Eğer panik ataklar tekrarlarsa yine acillerin ve doktorların yolu tutulur.Bu sefer daha detaylı kalp tetkikleri yaptırılır.(eforlu EKG,holter hatta anjio yaptırılır.)Ayrıca bilumum kan ve röntgen tetkikleri yaptırılır. .&lt;br /&gt;Kişilik olarak evhamlı ve kendini dinlemeye yatkın ve hastalanmaktan aşırı korkan insanlar;bazen doktorlara bazen tahlillere güven duymaz ve farklı yerlerde de yaptırırlar.Bazen birkaç değişik doktor ve hastaneden benzer tahlil ve tetkiklerden onlarca yaptırılır.&lt;br /&gt;Acaba bunlar bendeki hastalığı göremedi mi?anlamadılar mı?atladılar mı?diye şüpheler olur.&lt;br /&gt;Eğer gidilen doktor evhamlı titiz bir doktorsa,yada ahlaki olarak zayıf ve hastayı istismar eden bir doktorsa,tahlil ve tetkik sayısı her geçen gün artar.Hastanın kafası iyice karışır,bazen panik unutulur.Tahliller arasındaki farklılıklar,muayene bulgularındaki yorumlar karmaşa yaratır.Bazı insanlar bu durumda hastalık hastası olur.Panik ikinci planda kalır.&lt;br /&gt;Günün birinde''işini iyi bilen bir doktor'' ‘'sizin fiziksel bir şeyiniz yok,ama psikiyatrik bir problem bu,psikiyatriste gidin''demesiyle kişi doru adresi bulur.Fakat yine bazı panik hastalarının aklı bu işe ermez.&lt;br /&gt;‘'Basbayağı kalbim çarpıyor,tıkanıyorum,göğsümde ağrılar,uyuşmalar oluyor.Bu nasıl psikolojik olabilir?Neredeyse ölümle burun buruna geliyorum...''Diye şüphe ve çelişki yaşar.&lt;br /&gt;Allah'tan son yıllarda medyada panik atak çok işlendi.Çok insan panik atak yaşadığını medyadan ve internet sitelerinden öğrenmeye başladı.&lt;br /&gt;Panik atak özellikle büyük şehirlerde ‘'atağa geçti''Panik atak adeta moda ve medyatik bir hastalık oldu.Bu sayede yaşayanlar diğer yakalananlara kendi yaşadıklarını anlatıp,paylaştıkça insanlar yalnız olmadıklarını anladılar.Tedaviden yararlanan hastalar, kendi doktorlarını onlara da önerdiler.&lt;br /&gt;Tedavi olanlar anladılar ki,panik atak sırasında kalp krizi geçirilmiyor.Ama hep çok hafif bir kuşku da oluyor.''Acaba?''&lt;br /&gt;Esasında panik atak krizi değil,panik atak tedavisi görmemek, ileride kalp-damar sistemi hastalıklarına yakalanma riskini artırmaktadır.&lt;br /&gt;Yapılan araştırmalarda tedavi görmeyen panik bozukluk hastalarının%20-25 arasında kalp-damar hastalıklarına yakalandıkları saptanmıştır.&lt;br /&gt;Sürekli kaygı ve korkuyla kalp yorulur.Bir de kaygıya bağlı kolesterol yüksekliğiyle zamanla koroner damarlarda tıkanma riski artar. Panik bozuklu hastaların %30-40 da kolesterol düzeyi normalin üstüne çıkabilmektedir.Aşırı kolesterol de damarları tıkayarak kalp krizi riskini artırmaktadır.Tedavi olmayan panikli hastalar da kroner arter hastalığına bağlı ölümler üç kat daha sık görülmüştür.&lt;br /&gt;Panik bozukluk tedavisi olanlar kalp krizi risklerinden birini ortadan kaldırıyorlar demektir.&lt;br /&gt;Tekrar belirtelim panik atak anında kalp krizine bağlı ölüm olmaz.Kişinin kalbinde bir sorun varsa,ve de panik atağı varsa o takdirde kalp krizi geçirme riski artar.Ama tek başına Panik atak kalp krizine yol açmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PANİK ATAKLA KALP KRİZİ ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PANİK ATAK DA YAŞANANLAR:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Önce çarpıntı başlar.&lt;br /&gt;-Zaman,zaman göğüste,kalp üstünde ağrılar olur,saplanıp geçer kısa sürelidir.&lt;br /&gt;-Dikkat dağıtılınca,hareket edince,efor sarf edince geçer.&lt;br /&gt;-Dinlenince artar.&lt;br /&gt;-Çarpıntı dinlenince artar.&lt;br /&gt;-EKG de kalp hızında artış olur.(Taşikardi)&lt;br /&gt;-Başka bir bozukluk olmaz.&lt;br /&gt;-Ağrıyan yer parmakla gösterilir,sınırlı bir alanda ve geçicidir.&lt;br /&gt;-Ağrı yayılmaz ve gelip geçicidir.&lt;br /&gt;-Çoğunlukla tansiyon yükselir.&lt;br /&gt;-Bulantı hissi olabilir.&lt;br /&gt;-Kusma olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALP KRİZİNDE YAŞANANLAR:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çarpıntı göğüsteki ciddi,ağır bir ağrı krizini takip eder.&lt;br /&gt;-Ağrı göğüsün ortasındadır.Ve süreklidir.&lt;br /&gt;-Hareket ve eforla ağrı artar.&lt;br /&gt;-Dinlenince azalır,yada geçer.&lt;br /&gt;-Çarpıntı dinlenince azalır.&lt;br /&gt;-EKG (Elektrokardiyografi)de,kalp ritminde anormallikler saptanır.&lt;br /&gt;-Göğüs ağrısı çok şiddetli ve 15-20 dakikadan uzun sürer.Müdahale edilmediğinde 5-6 saat dahi sürebilir.&lt;br /&gt;-Ağrı gittikçe artar tüm göğse yayılabilir.&lt;br /&gt;-Pozisyon değiştirince ağrının yeri değişmez.&lt;br /&gt;-Ağrı çeneye,boğaza,sırta veya mideye doğru yayılabilir.&lt;br /&gt;-Çoğunlukla tansiyon düşer.&lt;br /&gt;-Bulantı ve kusma olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlarsak;panik atak anında kalp krizi geçirildiği hissi ve korkusu aşağıdaki nedenlere bağlıdır:&lt;br /&gt;-Panik anında yükselen adrenalin ve benzeri katekolaminler,İrade dışı çalışan kalp kaslarını uyarır.Kalp hızlanır.Kaslardaki gerilime bağlı sinir uçlarının baskı altında olması gibi nedenlerle göğüste gelip gidici,kısa süreli ağrılar olur.&lt;br /&gt;-Çarpıntı,ağrı gerçekten var ve yaşanır.Fakat bu belirtilerin beyinde değerlendirilip,anlamlandırılmasında hata vardır.Yani bilginin izlenmesi sonucu yanlıştır.&lt;br /&gt;-Bu belirtiler kalp krizi habercisi veya belirtisi gibi algılandığından''eyvah kalp krizi geçiriyorum''korkusu başlar.''Tehlikeli,ciddi bir durumla karşı karşıyayım''yorumu kişiyi çare aramaya iter.Yeni ‘'sanal kalp krizine''karşı bir savunma,korunma,onu defetme mücadelesi başlar.&lt;br /&gt;Çünkü insanoğlu tehlikeli bir durumla karşılaştığında ya kendisini savunacak,mücadele edecek yada kaçacaktır.&lt;br /&gt;Kalp krizi geçiren ve de ölen bir yakın akraba,arkadaşda olmuşsa;yada ailede genetik olarak kalp krizleri yaygınsa kişi panik atağını kolaylıkla kalp krizine yorabilir.&lt;br /&gt;Bu yorumla korku doğunca kısır döngü başlar;korkuya,tehlike algılamasına tepki olarak kandaki adrenalin miktarı daha da yükselebilir.Adrenalin yükselince kalp daha çok atmaya,bazen tansiyon yükselmeye başlar.Bütün vücudu içine alan titreme,sarsılma,terleme,titreme bazen soğuk terleme olur.Ağız kuruluğu,baş dönmesi,gözlerde kararma,boşluk hissi,hemen düşüp bayılma hissi olur.Bir de göğüsteki batıcı,gelip gidici,bazen biraz acılı sürebilen ağrılar''kesin kalp krizi geçiriyorum''diye algılanır.&lt;br /&gt;Daha sonraki günlerde çarpıntı yapıcı normal-fizyolojik durumlarda,başka nedenlerle de panik atak başlayabilir.Çünkü; çarpıntı artık panik atağı ve de geçirilen bir kalp krizinin habercisi gibi değerlendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HANGİ DURUMLARDA KALP NORMALDEN FAZLA ÇALIŞIR:&lt;br /&gt;-Yemeklerden,özelliklede ağır yemeklerden sonra alınan besinlerin mide de hazım edilmesi için mevcut 5 litrelik kanımızın daha fazlasının mide bölgesine gönderilmesi gerekmektedir.Kalp gerekli enerjiyi kanla mideye gönderir.Bunun içinde kalbin daha çok çalışması gerekmektedir.&lt;br /&gt;-Uzun süren açlık durumları için adrenalin,büyüme hormonu vs.yükselir ve karaciğerde yağ ve proteinlerden şeker imal edilmeye başlanır.Yükselen adrenalin çarpıntı yapabilir.Çünkü uyarıcıdır.&lt;br /&gt;-Spor yaparken.&lt;br /&gt;-aaaa esnasında.&lt;br /&gt;-Ve diğer efor gerektiren durumlarla da enerji gereksinimi arttığı için kalbin daha çok çalışması gerekir.İstirahat halindeki hücrelerin ve organların enerji ihtiyacıyla,efor durumlarındaki ihtiyacı tabi ki farklıdır.İhtiyacı olan yerlere daha fazla kan gönderilmesi gerekir.Bu da kalbin dakikadaki atış hızını artırmasıyla mümkündür.Sirkülasyonun artması gerekir.&lt;br /&gt;Şöyle düşünün,maratondasınız normal yürümeyle yarışa katılamazsınız,koşmanız gerekir...&lt;br /&gt;Aceleniz oldu bir yere çabuk yetişmeniz gerekli ne yaparsınız?Hızlı, hızlı yada koşarak gidersiniz.O an ona ihtiyaç vardır.&lt;br /&gt;Kalpte ihtiyaç durumlarında'' koşar''Anne karnında 4 haftalıkken atmaya başlayan kalp bir ömür boyu hiç durmadan atar...Çok güçlü bir organımızdır.Bazen günlerce dakikada 200 atabilir.Sağlam bir kalp için hiç sakıncası yoktur...&lt;br /&gt;-Heyecan,sevinç,korku anlarında da çarpıntı olabilir.Adrenalininiz yükselmiştir.Korkudan altına işeyenler olduğu gibi aşırı sevinç,gülmede de işenebildiğini unutmayalım.&lt;br /&gt;-Aşırı yorgun,uykusuz kalındığı durumlarda&lt;br /&gt;-Kansızlık durumlarında&lt;br /&gt;-Boynun ön bölgesindeki Tiroit bezinin aşırı çalışması durumun dada çarpıntı olabilir.&lt;br /&gt;-Aşırı çay,kahve,kolalı içeceklerde içerdikleri kafein nedeniyle çarpıntı yapabilir.&lt;br /&gt;-Bazen günde 5-10 fincan kahve içen insanlarda kahveyi kestiklerinde paniği vs. kalmaz.&lt;br /&gt;-Ateşli hastalıklarda da 1 derecelik atışa,kalp 18 defa fazla atarak cevap verir.&lt;br /&gt;-Bazı tansiyon düşüklükleride çarpıntı yapabilir.&lt;br /&gt;-Alkolde fazla kullanıldığında çarpıntı yapabilir.Uzun süreli alkol kullanımında panik atağa ve depresyona yol açabilir.&lt;br /&gt;-Tatil yapmamak ve yoğun stresli iş yaşamları da çarpıntı yapabilir.&lt;br /&gt;-Gizli şekeri olanlarda da ani şeker düşüklükleri hem çarpıntı hem de panik atağa yol açabilir.&lt;br /&gt;-Aceleci,telaşlı,sabırsız,sıkıntılı,sinirli kişiliklerde de çarpıntı olabilir.&lt;br /&gt;-İş yerine evimizdeki sorunlarda stres yaparak çarpıntıya yol açabilir.&lt;br /&gt;-Kalp hastalıklarına bağlı çarpıntılar konumuz dışında olduğundan değinilmemiştir.&lt;br /&gt;Zaten panik ataklılar,yani sizler defalarca kalp uzmanlarına gidip muayene oluyor.Her türlü kalp tetkiklerinizi yaptırıyorsunuz.Kalbinizde hiçbir şey olmadığı hep size söylenmektedir.&lt;br /&gt;Onun için kalp hastası olmadığınızdan kafanızı karıştırmayın.Çünkü panik atak hastası okuduğu her sağlık haberinden,olumsuz olaylardan etkilenir ve kendisinde de benzer belirtiler ortaya çıkar.Adeta mıknatıs gibi her şeyi çekersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALBİMİZİ TANIYALIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik atak hastalarının çoğunluğu atak sırasında kalp krizi geçirdiklerini düşünürler dedik.Yadırganacak bir şey yok aslında.Belirtiler ufak nüanslar hariç çok örtüşüyor.Ancak bu farkları bilmek ayrıntılı muayene ve kalp tetkiklerinden geçirmekle insan ikna olabiliyor.&lt;br /&gt;Mademki kalp krizinden korkuyoruz o halde sizlere biraz kalbimizi tanıtmak ve hangi durumlarda(risk faktörleri nelerdir?)Kalp krizine yatkın oluruz.Onları anlatmak istiyorum.&lt;br /&gt;Çünkü bir çok hastama kalbin yapısı,çalışması ve risk faktörlerini anlattığımda ciddi olarak rahatlama görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALBİN İŞLEVİ NEDİR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp anne rahminde 4 haftalıkken atmaya başlar.İnsanoğlu son nefesini verdiğinde de durur.Yani bir ömür boyu çalışır.Biz uykudayken de bir dakika bile durmadan sürekli kan pompalar.Bizim gibi yorulunca mola vermez...&lt;br /&gt;Kalp kaslarımız irade dışı çalışır.Otonomdur...Vücudun genel genetik programına göre,bizim için ne şekilde çalışması gerekiyorsa öyle çalışır.&lt;br /&gt;Kalp 24 saatte ortalama 100,000 kere atar.&lt;br /&gt;Kalp kası gündelik yaşamdaki bir çok fiziksel ve psikolojik sorunla başa çıkabilecek kapasitede yaratılmıştır.Çok güçlü bir organdır.&lt;br /&gt;Kalbimiz dakikada 60-80 defa tüm vücuda kan pompalar.Bu kan atardamarlar vasıtasıyla tüm organlarımıza,hücrelerimize gönderilir.Vücudumuzun normal faaliyet göstermesi için başta oksijen ve enerjiye ihtiyacı vardır.İşte bunu sağlayan kandır.Kan hayattır.Aldığımız oksijen,yediğimiz gıdalar,içtiğimiz su vs...Akciğerde,midede gerekli işlemlerden geçtikten sonra kana karışmaktadırlar.Kan bir dağıtım şebekesidir.Bir şehrin su kaynağından bütün şehre borularla suyun dağıtılması gibi düşünebilirsiniz.Merkezden su pompalanır önce büyük vanalara,sonra küçük,küçük borularla evimizin iş yerimizin içindeki musluklara kadar gelir.&lt;br /&gt;Kalbimizin yeterli pompalama işlemi için enerjiye ihtiyacı vardır.Kalbin atardamarları(Koroner damarlar) kalpten aldıkları kanla kalbi besler ve ona enerji taşırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KORONER DAMARLAR NEDİR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kalbi besleyen damarların adıdır.&lt;br /&gt;-Kalbe enerji ve oksijen taşırlar.&lt;br /&gt;-Koroner damarlar kalpten çıkan ana arter (Aort) den doğarlar.&lt;br /&gt;-Dalları ile beraber 3 önemli koroner atardamar vardır.&lt;br /&gt;-En önemlisi 2 ana dala ayrılan sol koroner arterdir.&lt;br /&gt;-Bir de sağ koroner atardamar vardır.&lt;br /&gt;-Kalp kasının kan ihtiyacı büyük oranda sol koroner atardamar tarafından karşılanır.&lt;br /&gt;-Koroner damarlarımızı büyük bir ağaca benzetebilirsiniz.&lt;br /&gt;-Koroner ana damarlar saman çöpü,maydanoz sapı kalınlığındadır.&lt;br /&gt;-Damarların içinden dakikada bir su bardağı kadar kan geçer.Fiziksel bir aktivite durumunda kan miktarı 3 katına çıkar.&lt;br /&gt;-Sol koroner ikiye ayrılır.Bir dalı;kalbin önünü ve sol alt tarafını besler.Diğeri ise yan ve arka tarafı besler.&lt;br /&gt;-Koroner arterlerin iç yüzeyi pürüzsüz düz ve kan akımını kolaylaştıran''endotel''hücreleriyle kaplıdır.&lt;br /&gt;Koroner damar iç yüzeyi (endotel)hasar görürse kan akımı girdaplı olur.Çünkü iç yüzeyde tıpkı bir asfaltdaki çukurlar,tümsekler gibi bozukluklar olur.Damar pürüzsüzlüğünü yitirdiğinden kalınlaşmış olur.&lt;br /&gt;Yüksek tansiyon,sigara içimi,kötü beslenme alışkanlığı,yüksek kolestrol ve yağlar,hareketsizlik,şişmanlık,stres nedeniyle endotel hasar görür,koroner kalınlaşır.Bunun sonucunda da;&lt;br /&gt;-Kalp anjinası(koronerlerin daralması sonucu kalp kasının geçici olarak kısa bir süre için oksijensiz kalması.Egzersiz,aşırı heyecan,öfke buna neden olabilir.)&lt;br /&gt;-Kalp krizi,&lt;br /&gt;-Aritmiler,&lt;br /&gt;-Kalp yetersizliği ortaya çıkabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALP NASIL ÇALIŞIR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbimiz elektriksel bir sistem tarafından kontrol edilir.Kalbin hangi durumlardan ne hızla çalışacağı bu elektriksel sistemle ayarlanır.&lt;br /&gt;Kalbin kasılmasına yani temiz kanı pompalaması sistol,gevşeyip toplardamarlardan gelen kirli kanı almasına diastol denir.&lt;br /&gt;Büyük tansiyon sistolik,küçük tansiyona diastolik denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALBİMİZDE NELER VAR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kalp iki kulakçık,iki karıncıktan ibarettir.&lt;br /&gt;-Sağ kulakçık ile sağ karıncık arasında trikuspit denen kapak&lt;br /&gt;-Sol kulakçıkla sol karıncık arasında mitral kapak vardır.&lt;br /&gt;-Ayrıca sağ karıncıktan ve akciğere kirli kanı götüren ‘'pulmoner damarın''başlangıcında da pulmoner kapakçık vardır.&lt;br /&gt;-Yine sol karıncıkta toplanan temiz kanı vücuda dağıtan ana atardamar.Aort başlangıcında da aort kapağı vardır.&lt;br /&gt;-Kirlenen kan toplardamarlarla sağ kulakçığa(atrium) gelir.&lt;br /&gt;-Akciğerde temizlenmiş kanlar sol kulakçıkta toplanır.(Atrium)&lt;br /&gt;-Sağ ve sol atrium aynı anda boşalır.(trikuspit ve mitral kapak aynı anda açılır.)&lt;br /&gt;-Sağ atriumdan,sağ ventriküle(karıncığa,sol atriumdan sol ventriküle(karıncığa)boşalan kan iki ventrikülün aynı anda kasılması ile basınçla trikuspit ve mitral kapakları kapatır.Önlerindeki pulmoner ve aort kapaklarını açarak kanı boşaltırlar.Sağ karıncık kanı temizlenmek üzere akciğere yolculuk eder.Sol karıncıktaki kan da aort damarlarıyla ve daha başka kollara ayrılarak,bütün vücuda oksijen ve enerji götürür.&lt;br /&gt;-Sağ atriumla sol atriumu;sağ ventrikülle sol ventrikülü birbirinden ayıran bölümler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALP KRİZİ NEDİR ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik atak hastalarının ‘'eyvah!kalp krizi mi geçiriyorum?''şeklindeki duyumsama ve algılamaları büyük bir telaş ve korku yaratır.Bir çok hasta o anda öleceğini hisseder.Fakat isterse 100-500 panik atak yaşasın yine de ölmez.&lt;br /&gt;Kişi yıllarca tedavi olmayıp stres altında kalırsa,tabiki kriz yaşamaya aday olur...&lt;br /&gt;Şimdi sizlere kalp krizi nedir?ve kimler kalp krizi açısından riskli gruba girer onları açıklayacağız.&lt;br /&gt;Kalp krizi önceden bahsettiğimiz kalbi besleyen koroner damarların tıkanması sonucu oluşur.Yıkanan damarın suladığı(kanlandırdığı)kalp kası bölgesi nekroze olur(canlılığını yitirir)kalbin bu bölgesi işlevsiz kaldığından kriz anında söz konusu belirti ve şikayetler olur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimler kalp krizine yatkındır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Aşırı şişmanlık&lt;br /&gt;-Yüksek kolesterol düzeyi özellikle ldl(kötü huylu kolesterol)yüksekliği&lt;br /&gt;-Diyabet(şeker hastalığı)&lt;br /&gt;-Hipertansiyonlular&lt;br /&gt;-Sigara ve aşırı alkol kullanımı,kokain benzeri bazı uyarıcı uyuşturucu maddeler&lt;br /&gt;-Hareketsiz tembel bir yaşam&lt;br /&gt;-Aşırı stresli ve öfkeli bir yaşam sitili.Sosyal yalnızlık.&lt;br /&gt;-Genetik faktörler&lt;br /&gt;-Uzun süreli doğum kontrol hapları kullanmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki risk faktörlerinin birini yada bir kaçını taşıyan insanların kalp uzmanına giderek;muayene olup tetkiklerini yaptırması gerekir.&lt;br /&gt;Gerekli tedbirler alındıktan sonra asla korkmamak gerekir.Diyelim ki aşırı şişmanlık ve kolesterol yüksekliği sorununuz var uygun bir diyet ve egzersiz programıyla bu riski ortadan kaldırabiliriz...&lt;br /&gt;Panik atak hastalarının büyük çoğunluğunun,defalarca yaptırdıkları çek-ap larında bir bozukluk saptanmaz,bir çok hastamız defalarca EKG,kan tahlilleri vs. yaptırmış ve bir şey çıkmamıştır.Bazılarında kolesterol stresse bağlı olarak yüksek çıkabilir.Panik anında tansiyon yükselebilir.Fakat panik tedavisiyle her şey normale döner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede; panik atak esnasında yaşananlar kesinlikle kalp krizi değildir.&lt;br /&gt;İlk defa panik atak yaşayan birisinin aklına kalp krizi gelmesi çok doğaldır.Ancak ayrıntılı tetkik,tahlillerden ve muayeneden geçtikten sonra ‘'işi bitirmek'' gerekiyor.Yani,fiziksel olarak;şikayetlerinizin,yaşadıklarınızın bir açıklaması yoksa,''bir şeyiniz yok''deniyorsa asla vakit geçirmeyin.Adres psikiyatridir.Bir durum fiziksel-organik kökenli değilse ve net bir şekilde bu ifade ediliyorsa neden psikolojik-psikiyatriktir.&lt;br /&gt;Her psikiyatrist panik atağı tanır.Bu nedenle kendinize en yakın ve kolay ulaşabileceğiniz bir psikiyatrist bulup tedavi olun.&lt;br /&gt;Aksi takdirde,doktor,doktor dolaşıp tonlarca tahlil-tetkikler yaptırırsınız...Zamanla hastalık hastası olursunuz...İçinize kurt düşer''acaba tahlil yanlış mı çıktı,tahliller karıştı mı,doktor yanlış mı değerlendirdi''gibi bir çok evhamla baş başa kalırsınız...Maddi manevi tükenirsiniz.Onun için,kalple ilgili tetkikleriniz normalse asla vakit geçirmeyip psikiyatriste gidin...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-6137213132839153998?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/6137213132839153998/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=6137213132839153998' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6137213132839153998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6137213132839153998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/12/kalp-krizi-ve-panik-atak.html' title='Kalp Krizi ve Panik Atak'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-8440984816443181019</id><published>2010-12-17T15:58:00.000-08:00</published><updated>2010-12-17T16:03:29.752-08:00</updated><title type='text'>Saç Dökülmesi Nedenleri ( Saç dökülmesi neden olur ? )</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i56.tinypic.com/dw9js7.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 250px;" src="http://i56.tinypic.com/dw9js7.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzmanlar, Günde 50-100 adet saç telinin dökülmesini normal sınırlar içerisinde kabul ederken, eğer aşırı miktarda saç kaybı ve saçlarda gözle görülen incelme oluşursa, en kısa zamanda doktora başvurulması gerektiğini bildiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm toplumlarda saçlarla saç şekillerinin sosyal ve kültürel bir önemi vardır. Saç dökülmesiyle karşılaşan bir kişi, kendisini fiziksel ve ruhsal olarak zayıf görmeye başlayarak, bu durumdan kurtulabilmek için değişik yöntemlere başvurabilir. Ancak, saç dökülmesinin nedeni bulunmadan doğru bir tedavi şekli uygulanamaz. Bu nedenle aşırı saç dökülmesi, saç köklerinde zayıflık ve saç tellerinde incelme şikayetleri bulunanların, deri hastalıkları uzman hekimlerine başvurmaları gerekir. Uzmanların verdikleri bilgiye göre, Sağlıklı bir insanda saçların yaklaşık yüzde 90'ı sürekli uzama halindedir. Bu büyüme evresi 2-6 yıl kadar sürebilir. Geriye kalan yüzde 10'luk kısım ise, 2-3 Ay kadar süren dinlenme evresinde bekler. Bu dinlenme evresi sonucunda saçlar dökülür, dökülen saç köklerinden yeni saçlar büyümeye başlar ve döngü bu şekilde devam eder. Saç dökülmelerinin çoğu da işte bu normal saç büyüme döngüsünden kaynaklanır. Günde 50-100 adet saç telinin dökülmesi ise normal sınırlar içerisinde kabul edilir. Saç dökülmesinin nedenlerini bilmek hem bilinçli davranarak baştan bazı tedbirler almanızı sağlayacak, hem de bir sorun yaşadığınızda doğru tedavi şekli konusunda sizi yönlendirecektir. İşte sizi bu önemli sorundan kurtaracak saç dökülmesinin başlıca nedenleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygunsuz saç bakımı ve kozmetik ürün kullanımı: Uzmanlara göre; boya, renk açma, düzleştirme veya perma gibi yöntemler, uygun koşullarda yapılmazsa saça zarar verebiliyor. Bu yöntemlerin sık sık veya aynı anda uygulanması da saçı zayıflatıp kırılmasına neden olabiliyor. Saçı çeken atkuyruğu, örgü, sıkı lastiklerle toplama gibi saç şekillerinin de sıklıkla uygulanmaması gerekiyor. Çünkü saç diplerine etki eden sabit çekme kuvveti saç kaybına neden olabiliyor. Sık sık yıkamak, taramak ve fırçalamak ise saçı kırabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"FIRÇA YERİNE GENİŞ AĞIZLI VE DÜZ UÇLU TARAKLAR KULLANILMALI"&lt;br /&gt;Şampuandan sonra krem kullanmak saç taranmasını kolaylaştırıyor. Islakken daha kırılgan olduğu için, saçı havlu ile ovalayarak kurutmaya çalışmaktan kaçınmak gerekiyor. Uzmanlar, fırça yerine geniş ağızlı ve düz uçlu tarakların tercih edilmesi gerektiğini bildiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailesel saç kaybı: Saç dökülmelerinin en sık rastlanan sebebinin kalıtsal özellik olduğunu bildiren uzmanlar, bu kalıtıma sahip olan kadınlarda saçlarda azalma görüldüğünü, ancak kellik oluşmadığını belirtiyor. Bu duruma ''erkek tipi kellik'' deniyor ve 10-20-30'lu yaşlarda başlayabiliyor. Son zamanlarda yeni tıbbi tedavi seçenekleri sunulmasına rağmen kalıcı bir düzelme sağlamanın saç transplantasyonu dışında henüz mümkün olmadığını ifade eden uzmanlar, hasta için uygun olacak yöntemin doktor tarafından seçilmesi gerektiğinin Altını çiziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alopesi areata: Bu tip saç kayıplarında düzgün yüzeyli, para büyüklüğünde veya daha geniş yuvarlak yama tarzı alanlar oluşuyor. Nadiren tüm saç ve vücut kıllarında kayıp oluşabiliyor. Her yaşta görülebilen bu tip saç dökülmesini yapan neden bilinmemekle birlikte, birçok hastada saçlar daha sonra kendiliğinden büyüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğum sonrası: Gebe bayanlarda saçların büyük bir kısmının büyüme halinde olduğunu ifade eden uzmanlar, doğum sonrasında saçların, saç büyüme döngüsünün dinlenme fazına geçtiklerini, 2-3 ay içerisinde aşırı miktarda döküldüklerini, bu sürecin 1-6 ay kadar sürebildiğini ve çoğunlukla yeniden büyüyerek eski miktarlarına ulaştıklarını bildiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek ateş, ağır enfeksiyon ve soğuk algınlığı: Hastalıkların, saçların dinlenme evresine girmesine neden olabildiğini belirten uzmanlar, yüksek ateş ve ağır bir hastalıktan 4 hafta ila 3 ay sonra yoğun bir saç kaybı gelişebileceğini, ancak zamanla saçların eski halini alacağını bildiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiroid hastalıkları: Fazla veya az çalışan tiroid bezinin saç kaybına neden olabildiğini belirten uzmanlar, hastalığın tedavisiyle saç kayıplarının da giderilebileceğini bildiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksik Protein içerikli beslenme: Proteinden fakir diyetler yapan veya Anormal beslenme alışkanlığına sahip kimselerde protein eksikliği oluşuyor ve vücut Proteini muhafaza etmek için saçları dinlenme evresine sokuyor. Bundan 2-3 ay sonra da yoğun bir saç kaybı oluşuyor. Uzmanlar, bu durumun yeterli miktarda protein alınımıyla düzelebileceğini belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MANTAR HASTALIĞI ÇOCUKLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR&lt;br /&gt;İlaçlar: Uzmanlara göre, bazı ilaçlar geçici bir süre saç dökülmesine neden olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanser tedavileri: Bazı kanser tedavilerinin saç hücrelerinin bölünmesini durdurabildiğini belirten uzmanlar, hastaların saçlarının yüzde 90'ını kaybedebileceklerini, ancak terapi sona erdikten sonra saçların tekrar büyüme göstereceklerini ve eski hallerine döneceklerini bildiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğum kontrol hapları: Doğum kontrol hapı kullanan bir bayanda saç dökülmesinin ancak kalıtsal yatkınlıkla oluşabileceğine işaret eden uzmanlar, dökülme gerçekleşirse hapların doktor kontrolünde değiştirilmeleri gerektiğini belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demir eksikliği: Demir eksikliğinin de saç dökülmesine neden olduğuna işaret eden uzmanlar, bazı kişilerin demiri besinsel olarak eksik aldıklarını, bazılarında ise demirin bağırsaklardan emiliminin yetersiz olduğunu belirtiyor. Bayanlarda adet kanamaları nedeniyle demir eksikliğinin daha sık görüldüğünü bildiren uzmanlar, bu durumun mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük cerrahi girişimler ve kronik hastalıklar: Büyük cerrahi operasyon geçiren hastaların 1-3 ay içinde aşırı bir saç dökülmesini fark edebileceklerini belirten uzmanlar, bu durumun birkaç ay içinde geçebileceğini, ağır kronik hastalığı olan kişilerde ise saç kaybının ömür boyu devam edeceğini bildiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantar hastalıkları: Küçük yamalar halinde kabuklanmalarla başlayıp yayılabilen, saçlarda kırılma, saçlı deride kızarıklık ve şişlik, hatta sızıntıya neden olabilen mantar hastalığının çocuklarda daha sık görüldüğünü belirten uzmanlar, hastalığın mutlaka ilaçla tedavi edilmesi gerektiğini bildiriyor.&lt;br /&gt;Saç koparma hastalığı (Trikotilomani): Çocuklar ve bazen erişkinler, saç, kaş veya kirpiklerini koparıncaya kadar çekebiliyor ve bunu bir alışkanlık haline getiriyor. Uzmanlar, böyle durumlarda psikolojik yardım alınmasını öneriyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-8440984816443181019?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/8440984816443181019/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=8440984816443181019' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8440984816443181019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8440984816443181019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/12/sac-dokulmesi-nedenleri-sac-dokulmesi.html' title='Saç Dökülmesi Nedenleri ( Saç dökülmesi neden olur ? )'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i56.tinypic.com/dw9js7_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3579494789152964438</id><published>2010-11-13T09:41:00.000-08:00</published><updated>2010-11-13T09:43:04.440-08:00</updated><title type='text'>Et beni nedir?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.genitalsigil.net/images/et_beni_etbenleri_polip.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 183px; height: 146px;" src="http://www.genitalsigil.net/images/et_beni_etbenleri_polip.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Trebuchet MS; font-weight: 700; color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Et      beni nedir?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;     &lt;p class="MsoNormal"&gt;     &lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;     Et benleri; cilt renginde, çıkıntılı kökü olmayan küçük deri parçalarıdır.      Bunlar  20- 40  yaşından sonra oluşmaya başlar.  Bu benlerin      ortaya çıkışında  bir çok sebep vardır.Vücut direncinde ani      düşme, virütik enfeksiyonlar, ani kilo kaybı veya şişmanlik, hamilelik,      menapoz , stres ve hormon hastalıkları et benlerinin hızla  çoğalmasına sebep      olabilirler. Et benleri epitelyal polip olarak da      adlandırılırlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p style="color: rgb(51, 51, 51);" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;     &lt;span style="font-family: Trebuchet MS; font-weight: 700;"&gt;Et      Beni kansere dönüşür mü?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p class="MsoNormal"&gt;     &lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;     Hayır, et benlerinin genellikle zararları yoktur, fakat eğer      alınmayacaklar ise takip edilmelidirler.  Hastayı rahatsız      ediyorsa, çok kısa bir işlem ile alınmaları mümkündür. Genital      bölgede olanların virüsler ile ilişkisi olabileceğinden dolayı      alınmalarında ve takip edilmelerinde fayda vardır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p style="color: rgb(51, 51, 51);" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;     &lt;span style="font-family: Trebuchet MS; font-weight: 700;"&gt;Et      beni veya et benleri en sık nerede çıkar&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p class="MsoNormal"&gt;     &lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;     Benlerin yeri önemli değildir. Et benleri sıklıkla  boyun,erkek      ve kadın genital bölge, koltuk altında  ortaya çıkarlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p style="color: rgb(51, 51, 51);" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;     &lt;span style="font-family: Trebuchet MS; font-weight: 700;"&gt;Et      Beni İle HPV virüsü arasında ilişki var mıdır?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p class="MsoNormal"&gt;     &lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;     Hem evet hem hayır.  Bilindiği üzere 120 den fazla HPV tipi      vardır ve bunları çok azı genital siğillere sebep olur ve      kanserojen etkisi oluşturabilir. Yapılan çalışmalar  genital      bölge de olan “et beni” veya “et benleri” nin bir kısmının      sebebinin de HPV virüsü ile ilişkili olabileceğini iddia      etmektedirler. Görünüş olarak HPV tip 6  ile      karışabilmelerine rağmen  bazı tip HPV supgruplarının etmen      de olabileceği iddia edilmektedir. Fakat etbenine sebep olan HPV virüsü tipi ile genital bölgede siğil      ve kondilomlara sebep olan ve kanserojen etkisi de bulunan HPV virüsü tipleri aynı değildir. Bu      sebeple HPV sonucu oluşan riskli kondilom lezyonları ve et beni arasında ilişki kurmak doğru      değildir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p style="color: rgb(51, 51, 51);" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;     &lt;span style="font-family: Trebuchet MS; font-weight: 700;"&gt;Et      beni tedavisi nasıl yapılır?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p class="MsoNormal"&gt;     &lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;     Radyofrekans, Kriyoterapi , Koterizasyon  ve Cerrahi olarak kolayca tedavi      edilebilirler. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p style="color: rgb(51, 51, 51);" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;     &lt;span style="font-family: Trebuchet MS; font-weight: 700;"&gt;Et      Benleri ne zaman önem kazanır?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;     &lt;p class="MsoNormal"&gt;     &lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;     Et benleri çok fazla sayıda ve  tüm vücuda dağılacak      şekilde yaygınsa, hastada bağırsak      polipleri ve hormon bozukluğu mutlaka araştırılmalıdır. Et      benleri eğer alınıp patoloji inceleme yapılmayacak ise  dikkatle izlenmelidir, çünkü bir et benindeki herhangi      bir yapısal değişiklik melanom (deri kanseri) belirtisi      olabilir, bu durumda ileri tetkik gerektirebilir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3579494789152964438?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3579494789152964438/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3579494789152964438' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3579494789152964438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3579494789152964438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/11/et-beni-nedir.html' title='Et beni nedir?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-225546210339233543</id><published>2010-11-13T08:10:00.000-08:00</published><updated>2010-11-13T08:11:54.058-08:00</updated><title type='text'>Diş gıcırdamalarına dikkat</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.agizdissagligimerkezi.net/wp-content/uploads/dis-gicirdatma.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 300px;" src="http://www.agizdissagligimerkezi.net/wp-content/uploads/dis-gicirdatma.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="VERDANA_PX14000000"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde stres ve stresin etkileri yaşadığımız birçok alanda etkisini hissettirdiği &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;gibi&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;  uyku arasında da diş gıcırdatmalarına yol açabiliyor. Kişilerin  yaşadığı maddi ve manevi birçok problem uyku esnasında kendini e1e  veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Diş gıcırdatma(Bruksizm )nedir?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tıpta Bruksizm, olarak adlandırılan bu rahatsızlık uyku sırasında  dişleri sıkmak, gıcırdatmak ve çeneyi kenetlemektir. Halk arasında &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;diş&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; gıcırdatma olarak adlandırılır. Normal olmayan bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak uyurken ortaya çıkabilen bu durum bazı kişilerde yaşadığı  olaylara bağlı olarak gündüzde ortaya çıkabilir. Çoğu kişi yaşadığı bu  rahatsızlığın farkında değildir. Birçok birey bu rahatsızlığı  yakınlarının onlara söylemesinden sonra fark eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diş gıcırdatma tehlikeli bir durumdur ve bireyin dişlerinden oldukça  rahatsız edici bir ses çıkar. Normal zamanda bu sesi çıkartması mümkün  değildir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;En büyük sebebi yaşanılan stres...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Diş gıcırdatma (Bruksizm),dişler arasındaki kapanış ilişkisinin  bozulmasından(Malokluzyon) kaynaklanabilir. Fakat bu durum çok sık  karşılaşılan bir durum değildir. Genel olarak bu rahatsızlığa sebep  olarak günlük hayatta yaşanılan maddi ve manevi sorunların kişi üzerinde  yarattığı psikolojik baskı neden olur. Çünkü birçok birey istediği ya  da arzuladığı yaşam şartlarına ulaşamadığı &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;için&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;  bu olayı kendi içerisinde farklı boyutlara taşır. Böylelikle uyku  esnasında da diş gıcırdatma olarak ortaya çıkar. Bruksizm hastalığına  stres dışında bireyin kişisel özellikleri de neden olur. Aşırı sinirli,  hassas ve titiz bir yapıya sahip olmakta bu tarz rahatsızlıkların ortaya  çıkmasında etken rol oynar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dişlerinizin gıcırdamasını önemseyin...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Diş gıcırdatmanın şiddetine göre zaman içerisinde dişlerde bazı  sorunlar ortaya çıkar. Dişlerin çiğneyici yüzeyinde aşınmalar olur. Diş  minelerinde oluşan rahatsızlık diş boylarının kısalmasına sebep olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dişlerde kamaşma olarak bilinen, soğuğa karşı hassasiyet belirir. Ani  diş sızlamaları gerçekleşir. Diş ve çene arasındaki bağlarda gevşemeler  oluşarak diş sallanmaları ya da dökülmeleri görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bruksizm'e bağlı olarak da dişlerde kırılma ve diş eti çekilmeleri  ortaya çıkar. Aynı zamanda Bruksizm, ağız yaraları, baş ağrısı, çene  ağrısı şakak ve yanak bölgelerinde de kas ağrılarına neden olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu belirtiler diş gıcırdatmasının başlangıcından itibaren görülmeyebilir  daha ileriki zamanlarda kişinin karşılaşabileceği problemlerdir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tedavi yöntemleri...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bruksizm'in yol açtığı rahatsızlıkları ve kişinin diş gıcırdatmasına  devam etmemesi adına  'gece koruyucuları' olarak adlandırılan silikon  içerikli madden yapılmış diş plakları kullanılabilir. Genel anlamda &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;faydalı&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;  olan bu plaklar bazı kişilerde tedavi sürecinde yeterli olmadığı  saptanmıştır. Bu sebeple kişinin rahatsızlığının seviyesine göre ek  olarak kas gevşeticiler, psikolojik terapi yöntemi, eksik dişlerin  yerine protez tedavisi uygulanabilir aynı zamanda hatalı yapılmış dolgu  ve kaplama varsa bunlarda yenilenebilir."&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-225546210339233543?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/225546210339233543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=225546210339233543' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/225546210339233543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/225546210339233543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/11/dis-gcrdamalarna-dikkat.html' title='Diş gıcırdamalarına dikkat'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-2281619603171620767</id><published>2010-11-13T08:08:00.000-08:00</published><updated>2010-11-13T08:10:39.722-08:00</updated><title type='text'>Aşırı su içip, sık yemeye mi başladınız?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://blog.americanfeast.com/images/eating-disorder.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 400px;" src="http://blog.americanfeast.com/images/eating-disorder.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="VERDANA_PX14000000"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyabet;&lt;/b&gt; pankreastan salgılanan  insülin hormonunun azlığı, yetersizliği ya da etkinliğinin azalması  sonucu ortaya çıkan ve kan şekerinin yüksekliği ile seyreden bir  hastalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sık görülen belirtileri ise; gün içerisinde aşırı susama ve çok su içme, sık idrara çıkma, kilo kaybı, çok &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;yemek&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;  yeme, ağız kuruluğu gibi durumlardır. Bunlara ek olarak; bulanık görme,  kaşıntı ve cilt enfeksiyonları, yara iyileşmesinin gecikmesi,  halsizlik, terleme, yorgunluk, kuru ve kaşıntılı cilt, sık geçirilen  enfeksiyonlar, cinsel sorunlar, ellerde ve ayaklarda uyuşma ve  karıncalanma, ağız kuruluğu gibi belirtiler de görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tip I&lt;/b&gt; diyabetin belirtileri daha erken yaşlarda ortaya çıkabilir, ancak ileri yaşlarda başlayan Tip 1 şeker hastalığı da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tip II &lt;/b&gt;diyabet artık çocukluk yaşlarında da görülebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memorial Ataşehir Hastanesi Dahiliye Bölümü'nden Prof. Dr. Birsel Kavaklı, 14 Kasım &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;Dünya&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Diyabet Günü öncesi diyabet hastalarının dikkat etmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ailenizde diyabet hastası varsa özellikle dikkat edin!&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın akrabalarında diyabet olanlar risk altındadır.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;&lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;Yaş&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; artışıyla beraber diyabet gelişme riski artar.&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;40 yaşın üzerinde ve &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;fazla&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;  kilolu kişiler diyabete yatkındır. Vücut Kitle İndeksi (BMI) 30 ve  üzerinde olanların diyabete yakalanma riski normal kişilere göre 5 kat  fazladır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebelikte diyabet gelişen veya iri bebek doğuran kadınlarda ileriki yıllarda Tip II diyabete yakalanma sıklığı &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;çok&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; fazladır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bir kişide Tip II diyabet varsa ailenin diğer üyeleri de risk altındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hareketsiz yaşam tarzı olanlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stres hiperglisemisi geçirenler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan yağlarında bozukluk olanlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hipertansiyonu olanlar risk grubundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyabet tanısı için 8 saatlik açlık kan şekerine bakılır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açlık kan şekeri 126 mg/dl'den yüksek ise,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyabet belirtileri bulunuyor ve rastgele ölçülen kan şekeri düzeyi 200mg/dl'den yüksek ise,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeker yükleme testi sırasında herhangi bir kan şekeri düzeyi 200mg/dl  veya üzerinde ise, veya diyabet  semptomlarında(poliüri,polifaji,polidipsi)herhangi birinin mevcut olması  halinde kişi diyabetli olabilir ve doktora başvurmalıdır. "Şeker  yükleme testi" olarak bilinen "Oral Glukoz Tolerans Testi" (OGTT),  diyabet tanısında büyük önem taşır. Doktor önerisi ile yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalıkla yaşamayı öğrenmek için diyabet eğitimi alın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyabet tedavisinde ilaç dışı yaklaşımlar ve ilaçla tedavi birlikte  kullanılır. Diyabet eğitimi, egzersiz ve sağlıklı beslenme programı  mutlaka uygulanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak Tip 1 diyabetliler hastalığın başından itibaren insülin  kullanmak zorundadır. Tip II diyabetliler genelde oral ilaçlarla tedavi  edilir. Oral ilaçlara yanıt vermez ise insüline geçilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komplikasyonlardan korunmak için yukarıdaki hedefleri sağlamak gerekir.  Bunun için de 3-4 ayda bir hekim kontrolu, gerekli tetkik ve  konsultasyonların yapılması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="VERDANA_PX14000000"&gt;İnsülin eksikliğinde veya  etkisizliğinde şeker hastalığı yani "diyabet" ortaya çıkar. Ender  rastlanan bazı tipler göz ardı edilirse diyabetin iki tipinden  bahsedebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1) Tip I diyabet&lt;/b&gt; (insüline bağımlı diyabet): Diyabetli olguların %10 kadarı bu gruptandır. Bu hastalarda pankreastan insülin yapımı ya &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;çok&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; azalmış ya da yoktur. Tedavisinde insülin kullanılması zorunludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2) Tip II diyabet&lt;/b&gt; (insüline bağımlı olmayan diyabet): Diyabetli  olguların %85-90'ı bu gruptadır. Bu hastalarda pankreasta insülin yapımı  vardır. Bazen normalden &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;fazla&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; bile insülin yapımı ve insülin direnci söz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Diyabeti kontrol altına almak için evde şeker ölçümü ile hasta-hekim işbirliği şarttır.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle hastaların en sık yaptığı hata, evde şeker ölçümü yaparak  kendi kendilerini takip etmeleri ve doktora çok nadir gitmeleridir.  Oysaki; evde şeker ölçümünün amacı hasta kendini kötü hissettiğinde  doktora gidene &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;kadar&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; şekerini ölçüp, şeker düşüklüğünü ya da yüksekliğini tespit edebilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;İyi&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;  bir diyabet takibinde her 3 ayda bir hastalığa özel testlerin  tekrarlanması ve yine düzenli aralıklarla hastanın göz, nöroloji ve  kardiyoloji uzmanları tarafından da muayene edilerek değerlendirilmesi  gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tedavinin en önemli ayağını diyet oluşturur.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyetine uymayan bir hastanın yalnızca ilaçlara güvenerek şekerini  düzenlemek hiçbir şekilde mümkün olmaz. Günde 3 ana ve 3 ara öğünden  oluşan, hekim, hasta ve diyetisyenin birlikte belirleyeceği diyet  listesine uymak, tedavinin en önemli kısmıdır. Bunun dışında ağızdan  alınan ilaçlarda, aç ya da tok alınması önerilenlerde bu kurala  uyulması, insülin kullanan hastalarda ise insülin enjeksiyonunun her  zaman yemekten önce yapılmasına ve insülinden sonra her zaman &lt;a name="aspx1" target="_blank"&gt;&lt;span class="ADPopLink"&gt;&lt;b&gt;yemek&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; yenilmesine dikkat edilmesi önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bu önerilere kulak verin:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Tip 2 diyabet hastalığında hareket azlığı, fazla kilo ve  düzensiz, kontrolsüz beslenme rol oynadığı için bazı önlemlerle riski  azaltmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftada en az 3 gün 45 dakika tempolu yürüyüş yapmak, yürüme  mesafesindeki yerlere araç yerine yürüyerek gitmek, mümkün olduğunca  asansör kullanmamak gibi gündelik yaşantımızda hareketi artıracak  faaliyetlerde bulunmak, bilinçsiz diyet yapmamak, şekerli-yağlı gıdaları  diyetimizde sınırlı olarak bulundurmak önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisinde hastalığın belirtilerini fark edenler ve ailesinde diyabet  hastası olan kişilerin mutlaka düzenli aralıklarla doktor muayenesi  olmaları ilk akla gelen önerilerdir. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-2281619603171620767?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/2281619603171620767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=2281619603171620767' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/2281619603171620767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/2281619603171620767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/11/asr-su-icip-sk-yemeye-mi-basladnz.html' title='Aşırı su içip, sık yemeye mi başladınız?'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-2409958866907213587</id><published>2010-11-12T12:56:00.000-08:00</published><updated>2010-11-12T12:58:39.258-08:00</updated><title type='text'>Gebelikte aspirin kullanmayın!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.topnews.in/usa/files/pregnant-lady.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 248px; height: 318px;" src="http://www.topnews.in/usa/files/pregnant-lady.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;h2 style="font-weight: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span id="contextual"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;&lt;h2 style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span id="contextual"&gt;Aspirin’in anne karnındaki çocuğun cinsel organlarının gelişimini engellediği ortaya çıktı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h2&gt;&lt;p&gt;Hamilelik sırasında aspirin, paracetamol ve  ibuprofen gibi ağrı kesici kullanımının anne karnındaki erkek bebeğin  cinsel organlarının gelişimini engellediği belirlendi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Daily  Mail’in haberine göre, İngiltere Sheffield Üniversitesi’nde yapılan bir  araştırma, iki veya daha fazla süreli ağrı kesici kullanımının, anne  karnındaki erkek bebeğin testislerinin torbaya inmesini engellediğini  ortaya çıkardı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Araştırmaya göre kadınların en az yarısı hamilelik  sırasında yaşanılan baş ağrılarına karşı aspirin, paracetamol ve  ibuprofen gibi ağrı kesiciler kullanıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sheffield  Üniversitesi’nden Dr. Allan Pacey’nin başını çektiği ekibin elde ettiği  sonuçlara göre, özellikle de iki farklı türde ağrı kesicinin, aynı anda  birlikte kullanımı sorunlu cinsel organ gelişimi riskini daha da  katlıyor. Örneğin aspirinle ibuprofenin birlikte alımı bu riski dörde  katlarken, aspirinin paracetamolle birlikte kullanılması riski iki  katına çıkarıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Benzer şekilde ibuprofen-paracetamol ikilisi sorunlu cinsel organ gelişimi riskini tam yedi kat artırıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Araştırma, “endroktrin veya hormon bozucu” olarak &lt;span id="contextual"&gt;adlandırılan kimyasallar içerdiği belirtilen ağrı  kesici kullanımında en riskli dönemin, hamileliğin dördüncü ile altıncı  ayları olduğunu gösterdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-2409958866907213587?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/2409958866907213587/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=2409958866907213587' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/2409958866907213587'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/2409958866907213587'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/11/gebelikte-aspirin-kullanmayn.html' title='Gebelikte aspirin kullanmayın!'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-4471859451706299435</id><published>2010-11-12T12:51:00.000-08:00</published><updated>2010-11-12T12:54:09.855-08:00</updated><title type='text'>Genetik Yapımız ve Davranışlarımız Arasındaki İlişki</title><content type='html'>Daha                 doğum anından itibaren bebeğin annesine mi yoksa  babasına mı                 benzediğini merak ederiz. Yeni doğan bebeği  görenler, öncelikle                 bu benzerlik konusundaki  kanaatlerini açıklama gereği                 hissederler ya da gerçekten  ortada öylesine bir benzerlik vardır                 ki, kendilerini bu  konuda bir şey söylemekten alıkoyamazlar.                 Çoğu zaman  "Hıh, deyip birisinin burnundan düşmüş"üzdür                 Kime  benzediğimiz, fiziksel özelliklerimizi, bazı huylarımızı                  kimden aldığımız yaşamımızın sonraki dönemlerinde de                  insan ilişkilerindeki temel ilgi alanlarından birisi olmakta                  devam eder. Çocuk ya da genç, hoşa giden veya gitmeyen bir                  tutum gösterdiğinde, bu tutumun hep hesapta tutulan  sorumlularından                 biri de kalıtımsal mirasıdır. Baba,  matematikten                 "pekiyi" alan oğlunun başarısında, biraz da  kendi                 kalıtımsal mirasını etken olarak gördüğü için  öğünür.                 Eşine kimi huylarından dolayı kızgın olan anne,  kızı bu                 baba huylarından bazılarını gösterse, öfkesini  yönelttiği                 kaynaklardan birisi de eşinin kalıtımsal  mirasıdır; o yüzden                 açık ya da gizli "çekmez olasıca!"  diye hayıflanır.                 Şöyle ya da böyle kalıtım, gündelik  yaşamımızda büyük                 ve büyülü bir yer tutar.&lt;br /&gt;                                  Gündelik                 yaşamımızda  böylesine önemli bir yeri olan kalıtım, doğal                 olarak  tarihte, toplumsal ve politik yaşamda da "soy sop                  sorunu" şeklinde hak ettiği yeri almıştır. Evlilikler,                  politik tercihler sırasında, soyaçekimin bu büyüsel etkisi                  kendisini çoğu zaman hemen hissettirir. "Kız anasına                  bakılarak alınır"; soyun gücüne inanç, mezhepsel                  farklılıklara, babadan oğula geçen dinsel ve politik iktidar                  biçimlerine yol açar; demokratik söylemin başat olduğu                  modern zamanlarda bile partilerin başına soyaçekimin büyüsünden                  faydalanılacak liderler seçilmeye çalışılır.&lt;br /&gt;                                  Kalıtımsal                 miras ve  soyaçekim konusunun şüphesiz bilimsel tecessüsü                  uyandırması gecikmemiş, "genetik", bilim dünyasının                 en  önemli alanlarından birisi haline gelmiştir. Bu yüzyılın                  ortalarında kalıtımsal mirasın geçiş yolu olan kromozomların,                  genlerin ve genetik şifrenin taşıyıcısı DNA'nın yapısının                  keşfiyle, insanlık tarihinde belki etkisi gelecekte çok daha                  belirginleşecek olan "genetik devrim" ortaya çıkmıştır.                  Genetik şifre hakkındaki artan bilgi, DNA'ların  ayrıştırılıp                 yeni yapılar elde etmek üzere yeniden  birleştirilmesi                 (rekombinant DNA teknolojisi), insanlığı  diğer tüm                 devrimlerde olmadık biçimde politik,  toplumsal ve etik,                 yepyeni bir meydan okumayla karşı  karşıya bırakmaktadır.                 Artık tüm canlılarda, bitki,  hayvan ve insanda istenilen değişikliklerin                 ortaya  çıkarılması ve kopyalama mümkündür. Moleküler                 biyoloji  ve gen mühendisliği gibi iki temel alandan beslenen                 yeni  bir bilimsel ve teknolojik alan olan biyoteknoloji, insan                  ve toplum için inanılması güç olumlu vaadlerde bulunmaktadır.                  1987'de Amerikalı ve İngiliz bilimcilerin önderliğinde  başlatılan                 "İnsan genomu projesi" tüm hızıyla  sürmektedir.                 Bu projeyle ilk aşamada insan genlerinin,  ikinci aşamada tüm                 DNA dizilimlerinin ayrıntılı bir  haritasının çıkarılması                 hedeflenmektedir. İnsan  DNA'sında 3 milyar harf olduğu sanılmakta,                 projenin  başlangıcından beri 76 milyon harfin yerinin saptandığı,                  2002 yılında 500 milyon harfin yerinin saptanmış olacağı                  bildirilmektedir. Halen süren ama bir yandan da gerek bilimsel                  gerek politik çevrelerin tepki ve eleştirilerine hedef olan bu                  proje, nihai amacı olan insan genomundaki her noktanın  DNA                 diziliminin elde edilmesini gerçekleştirebilirse,  ortaya çıkabilecek                 imkan ve sorunların bugünden hayal  edilmesi bile mümkün değildir.&lt;br /&gt;                                  Şu                 sıralarda  İngiltere'de Cambridge'de sürmekte olan "İnsan                 Genetiği  Haritası Araştırması" için insan DNA'sından                 elde edilen 1  milyon kopya derin dondurucularda saklanmakta, varılan                  sonuçlar Avrupa Biyoenformasyon Enstitüsü (EBI) tarafından dünyaya                  açıklanmaktadır. EBI, şimdiye kadar 20 bin organizmanın                  genetik yapısını bilimcilere açıklamıştır. İnternetteki                  sayfasına her gün on bin kişi girip biriken bilgiyi elde                  etmektedir. EBI'nın interteki sayfasını okuyanların sayısı                  son bir yılda 7 kat artmış durumdadır.&lt;br /&gt;                                  Bugün                 "tıbbi genetik"  bilgi sayesinde sağlanan bazı                 hastalıkların nedenleri ve  erken tanınması ile birlikte                 ortaya çıkan imkanların  "müthiş" bir düzeye                 gelmesi ve daha anne karnında hatalı  genlerin hatalı                 olmayanlarla değiştirilmesi yoluyla  kesin etkili olacak                 "genetik tedavi" ulaşılmak istenen  ilk                 hedeflerdendir. Genetikteki çok hızlı gelişme,  yalnızca tıp                 alanıyla sınırlı değildir. İlaç şirketleri  de, genetik mühendislikte                 araştırma-geliştirmeye giderek  aratan oranlarda kaynak ayırmaktadır.                 Biyoteknolojinin  tıp ve eczacılık dışındaki diğer                 hedefleri arasında  tarım ve petrokimya alanlarında pek çok                 ürünün ucuza ve  bol miktarda üretilmesini sağlamak                 bulunmaktadır.  Genetik çalışmaların böylesine gelişme ve                 tüm toplumsal  ve ekonomik alanlara yayılma eğilimi,                 "genetik  araştırmaların ekonomisi"yle uğraşan                 "genomics" adlı  yeni bir bilgi türü bile ortaya çıkarmıştır.&lt;br /&gt;                                  Ancak                 insan söz konusu  olduğunda, genetik devrimdeki ve                 biyoteknolojideki tüm  bu olumlu gelişmeleri gölgeleyen bazı                 soru işaretleri ve  eleştiriler ortaya çıkmaktadır. Tüm                 bunların sonucu  olarak geçenlerde aralarında ülkemizin de                 bulunduğu,  İngiltere dışındaki 19 Avrupa ülkesi, araştırma                 amaçlı  dahi olsa insan embriyosu üretimini ve kopyalanmasını                  yasaklayan bir anlaşma imzalamıştır. Bir zamanlar, örneğin                  matbaanın icadında olduğu gibi, bilimsel ve teknolojik gelişmelere,                  dinsel ve ahlaki nedenlerle din adamları karşı  çıkarlarken                 bugün benzer gerekçelerle bizzat bazı  bilimcilerin kendileri                 bilimsel etkinliğin  sınırlandırılması gerektiğini                 savunmaktadırlar.&lt;br /&gt;                                  İnsanın                 en bilmecemsi  yanı, davranışlarıdır. İnsanla ilgili her türlü                  bilmeceyi mutlaka çözme (!) azim ve kararlılığında olan                  genetik bilimciler, uzunca bir süreden beri, felsefenin ve beşeri                  bilimlerin yıllardır tartıştıkları konulara da el atmışlar;                  insanın (ve hatta toplumun) karmaşık davranışlarının                  genetik bakımdan açıklanabilmesi için bugüne kadar birçok                  araştırma yapmışlardır. Bazı fiziksel hastalıkların                  genetik nedenlere bağlı olarak ortaya çıktıkları kanıtlanalı                  beri, önce ruhsal hastalıkların daha sonra işsizlikten  çapkınlığa,                 homoseksüellikten toplumsal şiddete kadar  tüm etik, politik,                 ekonomik sorunların nedenleri DNA  dizilimlerinde aranmaya,                 insanı her türlü davranışının  sorumluluğundan muaf                 tutmaya çalışan bir gayret  başlamış, bir nükleotid'in değişimiyle                 bu sorunların  düzelebileceği şeklinde hayaller kurulmuştur.                 Bu hayal  ticaretinin kışkırtılmasında medyanın rolü hiç                 de  azımsanmayacak bir ölçüdedir.&lt;br /&gt;                                  Genetik                 devrimin ve  biyoteknolojinin önemi, hem gelişmiş ülkelerin hükümetleri                  hem de uluslar arası büyük şirketler tarafından çoktandır                  kavranılmış, bu alanda çok ciddi yatırımlar yapılmıştır.                  Tüm bunlar nedeniyle, zaten eskiden beri gündelik yaşamda büyük                  ve büyülü etkiye sahip olan kalıtım ve soyaçekim sorunu,                  bu kez bilimsel bilgi ve teknolojideki gelişmelerin  sonuçları                 olarak ilerideki günlerde hiçbirimizin  kayıtsız kalamayacağı                 biçimde önümüze gelecektir.  Bilgiler yenilenmeli, tüm                 toplumsal yaşamı derinden  sarsacak olan durumlara ve tartışmalara                 hazır  olunmalıdır.&lt;span class="copyright style="&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnsan, diğer canlılardan ne                 kadar farklı?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;                                   Diğer                 canlılardan  farklılığımızı ortaya koyabilmek için düşünürler,                 bizim  "konuşan", düşünen", "gülen",                 "politik davranan",  "üretim araçları                 yapan" "hayvan" olduğumuz şeklinde  formüller                 öne sürmüşlerdir. İnsanın diğer canlılarla  karşılaştırıldığında                 ilk bakışta göze çarpan yanı, onun  karmaşık ve zengin yapıya                 sahip olduğudur. Biz insanlar  yaşayan bir organizma olarak, yaşam                 döngümüzün her  aşamasında, hem doğuştan getirdiğimiz                 genetik mirasa hem  de çevresel etkenlere bağlı bir biçimde görünüm                 ve  davranış olarak farklılaşır dururuz. Bu farklılaşan özelliklerimizin                  bazıları, örneğin aramızdaki zengin duygusal ve düşünsel                  iletişimi sağlayan dil gibi, diğer canlılarda olmayan  yalnızca                 bizim türümüze özgü kimi niteliklerdir.  Saldırganlık ve                 şefkat gibi kimi tutum ve  davranışlarımız ise, ilk bakışta                 diğer canlı türlerinde  de bulunabilen özellikler olarak görünmektedirler.                 Gerek  insana özgü gerekse de insana özgü olmayan bu geniş                 ve  zengin davranış, duygu, düşünce dünyasının neye göre                  belirlendiği, nasıl şekillendiği sorusu insanlığın sorduğu                  en temel sorulardan birisidir.&lt;br /&gt;                                  İnsanın                 davranışlarını  nelerin belirlediği sorusunun cevabı                 ahlakla, bilimin  kesiştiği bir yerde bulunmaktadır. Düşünce                 ve dinler  tarihi, bu sorunun cevabıyla ilgili tartışmalarla                  doludur. İnsan davranışlarına yüzeysel bir bakışla yaklaştığımızda                  onları, büyük ölçüde kişilik özellikleri, dünya görüşü                  gibi etkenlerin belirlediği sanabiliriz. Bunları nelerin                  belirlediği sorusu ise, bir süreden beri bilimin temel ilgi                  alanlarından birisi haline gelmiştir. Önceleri bu soruyu  gündemine                 doğrudan almasa da, günümüzde ulaştığı  birikimle genetik                 bilimi, insanın kalıtsal yanını  araştırarak bu soruya bir                 ölçüde cevap bulmaya  çalışıyor. İnsanın biyolojik ve                 bedensel yapısını,  ebeveyninden miras olarak aldıkları ne                 ölçüde  belirlemektedir sorusuna oldukça net sayılabilecek                  cevaplar verdiği söylenebilen genetik, şimdi de bu miras                  olarak aktarılanların davranışlarımıza ve ruhsal yapımıza                  olan etkilerini araştırmakta, yeni ve çoğu zaman sansasyonel                  tezler öne sürmektedir.&lt;br /&gt;                                  Son                 150 yıldır yapılan  bilimsel araştırmalar, insan dışındaki                 canlılarda  kuşaktan kuşağa aktarılan türler arası ve tür                 içinde  gözlenen farklılıklardan çoğunlukla kalıtsal                 etkenlerin  sorumlu olduğunu göstermiştir. Ancak söz konusu                 olan  insan varoluşu olduğunda, bu kadar kolay çıkarımlar                  yapılamamaktadır. Bugün bilim çevrelerinde genel olarak                  kabul gören yaklaşım, insan varoluşunun karmaşıklığı ve                  zenginliği dolayısıyla basitçe genlerin etkisiyle açıklanamayacağı                  ama genleri hesaba katmadan da bir insan olarak                  potansiyellerimizin ve zayıflıklarımızın biyolojik-bedensel                  temellerini anlayamayacağımızdır.&lt;br /&gt;                                  İnsan                 organizmasını  belirleyen en önemli etkenlerden birisini,                 atalarımızdan  kalıtım yoluyla devraldığımızın pek tartışılacak                 yanı  yok gibidir. Tartışma, daha çok bu mirasın sonradan çevresel-kültürel                  etkenlerle ne kadar değişikliğe uğradığı ve ne ölçüde                  davranışlarımızda etkili olduğu konusunda çıkmaktadır.                  Atalarımızdan bize kalan mirasın yalnızca dış görünüşümüzü                  ve beden yapımızı değil, ama aynı zamanda, belli ölçülerde                  kalmak koşuluyla ruhsal özelliklerimizi (kişiliğimiz,  huylarımız,                 tutumlarımız) de etkilediği genellikle kabul  edilmektedir.                 Hatta Noam Chomsky gibi bazı ünlü  dilbilimcilerin, insanın                 dili kullanma potansiyelinin  bile genetik olarak aktarıldığı                 ve doğuştan getirildiği  şeklindeki kanaatleri saygıyla karşılanmaktadır.                 Ama  genetik mirasın etkisi konusunda ortaya çıkan bu geniş                  fikir birliği, çevresel-kültürel etkenlerin rollerinin küçümsenmesine                  yol açmamaktadır. Yine bugün kabul edilen görüşe göre,  doğum                 öncesinden başlayarak ölene dek çevresel  etkenlerin genetik                 mirasımızı, hatta yalnızca  davranışsal olanlarını değil,                 biyolojik olanlarını bile,  etkilemekte ve dönüştürmektedir.&lt;br /&gt;                                  Bilim                 dünyasında  bedensel-biyolojik ve ruhsal-davranışsal yapımızı                  birlikte şekillendiren bu faktörlerin genetik-kalıtımsal                  olanlarına "doğuştan getirdiklerimiz", çevresel-kültürel                  etkilerle oluşan özelliklere "sonradan kazandıklarımız"                  denilmektedir. Bu yazıda "sonradan kazandığımız"                  çevresel-kültürel etkenler ve bedensel-biyolojik yapımız üzerinde                  değil de, daha çok "doğuştan getirdiğimiz"                  genetik-kalıtımsal faktörlerin ruhsal-davranışsal yapımız                  üzerindeki etkilerini ele alacağız. Böyle yapmakla, genetik                  devrim ve biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin bizi sürükleyeceği                  tartışmalarda, genetik ve davranış ilişkisi konusunda                  gerekli temel bilgi donanımının elde edilmesine katkıda                  bulunmayı amaçlıyoruz. Onları bu yazı dolayısıyla  şimdilik                 dışarıda tutmamız, hiçbir şekilde  çevresel-kültürel                 etkenlerin davranışlarımızdaki  rollerini küçümsediğimiz                 şeklinde anlaşılmamalıdır.&lt;br /&gt;                                  "Doğuştan                  getirdiğimiz" genetik miras mı yoksa "sonradan                  kazandığımız" kültürel-çevresel etkenler mi davranışlarımızın                  şekillenmesinde önem taşırlar tartışmasının, bilim dünyasında                  birçok başka tartışmada uzantıları bulunmaktadır. Bunların                  başında ünlü "doğa mı, yetiştirme mi"                  (nature-nurture) ya da "içgüdü mü, öğrenme mi"                  tartışmaları gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  Doğaya karşı yetiştirme; İçgüdülere                 karşı öğrenme&lt;/div&gt;                                   İnsanın                 bazı  özellikleri tamamıyla kalıtımsaldır, yani ona doğuştan                  verili özelliklerdir. Örneğin göz rengimiz, burnumuzun şekli,                  parmaklarımızın sayısı gibi birçok bedensel özelliğimiz                  hemen tamamıyla kalıtım tarafından belirlenmektedir. Bazı                  özelliklerimiz ise tamamıyla çevreseldir: Saçımızı                  kestirme biçimimiz, konuştuğumuz dilin türü, giyinme biçimimiz                  gibi. Çoğu özelliğimiz içinse böyle net bir ayrım                  yapabilmek oldukça güçtür; onlar, her iki grup etkenin karşılıklı                  etkileşimi sonucunda ortaya çıkarlar.&lt;br /&gt;                                  İnsan                 davranışları,  her ne kadar kavramlar içerikleri konusunda                 bir fikir  birliği bulunmasa da, öteden beri içgüdüsel ve öğrenilmiş                  olarak ikiye ayrılırlar. Bu ayrımda içgüdüsel davranışlar                  üzerinde doğal-genetik etkenlerin, öğrenilmiş davranışlar                  üzerinde ise yetişilen çevre ve kültürün daha çok rol                  oynadığı ve onları belirlediği kabul edilmektedir. İçgüdüsel                  davranışların daha çok hayvanlarda olduğu, insanda çok az                  bulunduğu veya insanın gerçek anlamda içgüdüsel                  denebilecek hiçbir davranışı olmadığı ileri sürülmektedir.                  Ancak yapılan çalışmalar ve gözlemler, hayvanlarda olduğu                  gibi tam olarak belirlenmiş olmasa da insanlarda da en azından                  eğilim (trait) diyebileceğimiz şekilde türe özgü kimi                  davranış kalıpları olduğunu göstermiştir.&lt;br /&gt;                                  İçgüdüsel                 davranışlar  üzerine olan bu tartışmalar yıllardır sürüp                 gitmektedir.  19. yüzyıl sonlarından bu yana, hayvanların                 karmaşıklık  düzeyi ile içgüdüsel davranışlar arasında                 bir ters  orantı olduğu, yani gelişmişlik düzeyinin artışıyla                  içgüdüsel davranışların azaldığı, özellikle alt sınıf                  hayvanlarda ise bu tür davranışların fazla olduğu konusunda                  bir anlaşma sağlanmış gibi görünmektedir. Ancak bu                  tarihsel açıklamaların çoğu, araştırma sonucu saptanmış                  bulgulara dayanmamakta, henüz "bilimsel önyargı" düzeyinde                  bulunmaktadır.&lt;br /&gt;                                  Modern                 bilimsel  yöntemlerle bu konunun araştırılması, 19. yüzyılın                  sonlarında Charles Darwin'le başlamıştır. İngiliz bilim                  adamı Darwin, 1859'da yayınlanan ünlü kitabı "Türlerin                  Kökeni" ile , daha önce kimi felsefeciler tarafından                  ortaya konulan "doğal ayıklanma" görüşüne                 dayanarak  türlerin gelişimini açıklamayı denedi. Darwin türlerin                  evrimiyle ilgili çalışmalarında, insanın evrimi ile basit                  hayvanların evrimi arasında çok keskin bir kopukluğun ya da                  süreksizliğin olmadığını söylemiştir. Bundan dolayı                  Darwin ve yandaşları, hayvanlardaki davranışların sadece içgüdülerle                  değil, tıpkı insanlardaki gibi temel yorumlayıcı zihinsel                  etkinliklerle ortaya çıktığını öne sürmüşler, aynı  şekilde                 insanın ve basit hayvanların ortak evrimsel  süreçten geçtiğini,                 temel içgüdüsel davranışların  insanda da yer aldığını                 ilke olarak kabul etmişlerdir.&lt;br /&gt;                                  Darwin'in                 bu  görüşlerine paralel olarak hemen hemen onunla çağdaş                  olan ruhbilimci Sigmund Freud, tüm normal ve normal dışı                  insan davranışlarının genetik olarak belirlenen iki temel içgüdünün                  etkisiyle çıktığını savunmuştur: Bunlar, yaşam içgüdüsü                  (libido-Eros) ve saldırganlık-ölüm içgüdüsü                  (destrudo-Thanatos)'dür. Freud, bu iki temel içgüdünün doğuştan                  geldiğini tüm insanlarda ortak olduğunu ve insanın ruhsal  yaşamını                 ve davranışlarını belirleyen temel  organizasyonun bu iki gücün                 etkisi altında  biçimlendiğini söylemiştir. Bir sosyal                 psikolog olan  William Mc Dougall ise insanın, Freud'un sandığı                 gibi  yalnızca iki değil, kaçma, tiksinme, kavgacılık,                  toplumsallık vs.. gibi en azından bir düzine içgüdüye                  sahip olduğunu savundu.&lt;br /&gt;                                  İnsanın                 içgüdüsel  davranış teorisi, John Watson ve takipçisi                 davranışçı  bilimciler tarafından reddedildi. Watson ve öğrencileri,                  davranışın tamamen doğuştan programlanmış ve öğrenilemez                  olduğu fikrine karşı çıktılar. Bazı davranışçılar                 ise,  alt sınıf hayvanlarda programlanmış ve öğrenilemez küçük,                  tekrarlayıcı davranışların olduğunu söylemelerine rağmen;                  gelişkin türlerde davranışın içgüdüsel olmadığını ve                  hemen her davranışın öğrenilmiş olduğunu savundular. Bu                  bilimciler, iyi kontrol edilen çevresel koşulların olduğu                  ortamlarda bile beklenmedik, küçük bir çevresel uyarının                  bazı öğrenilmiş davranış kalıplarına yol açtığını                  deneyleriyle göstermeye çalıştılar. Bunlar arasından daha                  da ileri giden bazıları ise, bırakın davranışları, bazı                  temel reflekslerin bile öğrenme ve deneyim sonucu ortaya çıktığını                  öne sürdüler. Onlara göre, Freud ve Mc Dougall gibi  davranışların                 içgüdüsel olduğunu söyleyen bilim  adamlarının teorilerini                 ispatlama şansları yoktu zira  teorileri deney ve gözlemlere                 uygun değildi. Onlara  göre, zihin, gözlenebilir davranışın                 ta kendisiydi;  içgüdü teorisyenlerinin gözlemle değil, masa                 başında  düşünerek analizle ortaya çıkardıklarını ileri                  sürdükleri ve zihnin içsel mekanizmaları diye ilan ettikleri                  şeyler, gözlemlenemediklerinden deneysel olarak da                  ispatlanamazlardı. Davranışçılar, bir yaklaşıma gerçekten                  bilimsel denilebilmesi için davranışın gözlenebilir ve                  deneysel olarak müdahale edilebilir olması gerektiğini söylüyorlardı.&lt;br /&gt;                                  Davranışçılar,                 1920 ve  1950'li yıllarda, özelikle ABD'nde, insan davranışının                  biçimlenmesinde sonradan kazanılan, öğrenilen yanına dikkat                  çekerlerken bu sırada Konrad Lorenz ve Nikoloas Tinbergen gibi                  Avrupa'lı zoolojistler, dikkatlerini doğal koşullarda ortaya                  çıkan hayvan davranışlarının mekanizmaları üzerinde                  odakladılar. Yeni doğan hayvanların davranışlarını                  incelediler ve doğuştan gelen tekrarlayıcı gözlenebilir                  motor hareketlerin içgüdüsel kökeni konusunda biyolojik  araştırmalar                 yaptılar. Çeşitli hayvan türleri üzerine  yaptıkları araştırmalar,                 içgüdü teorisi ve davranışcı  teori arasında kısmi bir                 uzlaşma sağladı. Sonuç olarak  birçok hayvan davranışının                 ne çevreden hiç etkilenmeden,  öğrenilmemiş içgüdüsel                 davranışlar olduğunu ne de  tamamıyla çevreden etkilenmeye açık                 öğrenilmiş  davranışlar olduğunu ortaya koydular.                 Kendilerine  etholog denen ve "etholojist ekol" adını                 alan bu  bilimciler, birçok hayvanın genetik yapısının, dıştan                 ve  içten gelen etkilerle şekillenen davranışlar çıkardıklarını                  savundular. Bu araştırmalardan bazıları oldukça ün kazandı.&lt;br /&gt;                                  Bunlardan                 birisinde  Konrad Lorenz, yumurtadan yeni çıkan ördek yavrularının                  nasıl olup da hemen hangi ördeğin annelerini olduğunu                  bilerek, onu takip etmeye koyulduklarını ve onların çağrılarına                  cevap verdiklerini inceledi. Lorenz, ortaya koydu ki, ördek                  yavruları bu becerileri, deneyim yoluyla ancak çok özel bir                  biçimde öğrenmektedirler. Ördek yavruları, anne diye ilk  gördükleri                 orta boylu ve hareket halindeki şeyin peşi  sıra                 gitmektedirler ve zaten normalde de bu orta boylu  ve hareket                 halindeki şey anne olmakta, böylelikle bu  konudaki içgüdüsel                 bilgi de yavrular için bir avantaj  oluşturmaktadır. Lorenz'in                 deneyinde de ördek yavruları  kuluçka makinesinden çıkar çıkmaz                 gördükleri ilk hareket  eden nesne olarak araştırmacı                 Lorenz'i anneleri kabul  edip onu takip etmeye başlamışlardır.                 Lorenz'i anneleri  olarak belleyen yavrular, araştırmacının                 sonradan ortama  getirdiği gerçek anneleriyle hiç ilgilenmemişlerdir.                  Daha sonra yapılan araştırmalarda da yavru ördeklere doğru                  boyutta ve hareket halinde her nesneyle etkilenim yaptırılabileceği                  ortaya çıkmıştır. Bir grup yavru ördek, iple çekilen  büyük                 bir balonu bile anneleri olarak kabul etmişlerdir.  Ancak bu özel                 etkilenimin oluşabilmesi için doğru  uyaranın uygun zamanda                 verilmesi gerekmektedir.  Doğdukları günlerde çevrelerinde                 uygun boyutta hareket  halinde bir cismin hareket etmemesi                 halinde, yavru  ördekler, hiçbir şeyi anneleri olarak kabul                  etmeyeceklerdir. Yavruların içgüdüsel bir biçimde, doğuştan                  bildikleri şey, hareket halinde  ve;mso-bidi-font-size:13.5pt;font-family:Arial"&gt;Bu                  alanda bir başka ünlü çalışma Tinbergen'in yumurtadan yeni                  çıkan ringa martılarıyla yapmış olduğudur. Yumurtadan                  yeni çıkan martı yavruları, annelerinin gagasını                  gagalayarak ondan yiyecek almak zorundadırlar. Yavru martı,                  yalnızca gagaladığında beslenebilir aksi takdirde örneğin                  kör yavrular, açlıktan ölmeye mahkumdurlar. Tinbergen,  çalışmasında                 bu doğuştan gelen tepkileri harekete  geçiren şeyin ebeveynin                 gagasının ucundaki kırmızı nokta  olduğunu göstermiştir.                 Yavru martı, ona üzerinde böyle  bir nokta bulunan kartondan                 yapılmış bir gaga  gösterdiğinizde bunu gagalamaya başlayacak,                 üzerinde bu  noktanın bulunmadığı kartonu ise gagalamayacaktır.&lt;br /&gt;                                  Tinbergen'in                 bu  çalışmasının yorumu da tıpkı Lorenz'in çalışması                  gibidir: Doğuştan getirilen içgüdüsel bilgilerin varlığı                  kesin olmakla birlikte, onların davranış olarak yaşama geçmesini                  sağlayan şey, çevresel etkenler yoluyla edinilen deneyimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ethojinin insan davranışının açıklanmasına                 katkıları&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;                                   Etholojik                  araştırmaların insan davranışı incelemelerine etkisi, iki                  yönden olmuştur. Bunlardan birincisi, etholojik araştırmalardaki                  genetik faktörün önemini öne çıkartan sosyobiyoloji  alanındadır;                 ethologların hayvan davranışı  incelemelerinden yola çıkan                 sosyobiyologlar, evrim  konusunda Darwin'in bakışından oldukça                 farklı bir  yaklaşım geliştirdiler. Onlara göre, evrimin                 amacı soyun  sürekliliğini sağlamaya yöneliktir; birsoyun üyesinin                  davranışlarına soyunu korumaya ve onun sürekliliğini sağlamaya                  yönelik, "soy seçici" içgüdüler yön verirler. Bu                  soy seçici tutumlar, insan davranışlarının da temelini oluşturur.                  İnsan davranışlarını da genetik olarak getirdikleri, soyu                  korumaya yönelik içgüdüsel tutumlar belirlemektedir;  kültürel                 ve öğrenme yoluyla ortaya çıktıkları sanılan  tüm insan                 etkinlikleri aslında, içgüdüsel olarak insan  türünün sürekliliğini                 sağlamaya yönelik faaliyetlerdir.&lt;br /&gt;                                  Etholojinin                 insan  davranışının açıklanmasına ikinci etkisi ise,                  sosyobiyolojinin tam tersine, anne-bebek ilişkisinin önemini                  öne çıkartan bir şekilde olmuştur. Harlow'un maymunlarla yıllar                  süren araştırmalarının sonucunda, maymunlarda anne-bebek                  ilişkisinin onların sonraki yaşamlarında nasıl bir ruhsal                  ve toplumsal gelişme göstereceklerini belirlediği  kanaatine                 varması ve ardından bu kanaatinin tüm  memeliler için geçerli                 olduğunu söylemesi, çocuk ve  erişkin psikiyatrisi üzerinde                 derin etkiler yaratmıştır.  Başta John Bowlby olmak üzere                 etholojiden etkilenen  psikiyatristler, erişkin yaşamda ortaya                 çıkan birçok  ruhsal rahatsızlığın anne-bebek ilişkisindeki                  toplumsal-duygusal bağın ve güvenli bağlılık ilişkisinin                  yeterince gelişmemesiyle ilgili olduğunu öne sürmüşlerdir.&lt;br /&gt;                                  Şüphesiz                 ethologların  bu ve benzeri birçok deneysel sonuçlarına,                 hayvanlardan  elde edilen sonuçların insanlara genellenemeyeceği                  söylenerek karşı çıkılabilir. Bu eleştiride bir haklılık                  payı vardır. İnsan yavrusu, hayvanlarda olduğu gibi, dünyaya                  ayrıntılı içgüdüsel tepki mekanizmalarıyla gelmemekte;                  oldukça bağımlı ve çaresiz bir durumda bulunmaktadır. Kaldı                  ki, yaşamları boyunca pek bir şey öğrenmelerine gerek                  olmadan içgüdüsel bilgileriyle var kalabilen hayvanlardan ayrı                  olarak, insan bilgisinin pek çoğunu öğrenerek elde eden ve                  bunları içgüdüleriyle değil aklıyla yapan bir  varlıktır.                 Ama insan ve hayvan arasındaki tüm bu  farklılıklar yine de                 insan zihninin doğum sırasında,  bazı filozofların sandıkları                 gibi, boş bir levha (tabula  rasa) olmadığı; belli uyaranlara                 karşı doğuştan gelen  tepkilerden tümüyle mahrum kaldığı                 anlamına  gelmemektedir. Örneğin, yeni doğan bebek, emme                 tepkisini  nasıl göstereceğini bilmektedir. Aynı şekilde,                 yeni  doğan bebekler, etrafındakileri elleriyle nasıl                  kavrayacaklarını bilirler; yani dokunuşla ilgili uyaranlara                  nasıl tepki vereceği konusunda programlanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                 &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Davranışlarımızdaki kalıtım                 mirasının alt-yapısı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;                                   Bir                 tür olarak genetik  yapımızı kromozom adını verdiğimiz                 insanı oluşturan en  küçük birim olan hücrenin çekirdeğinde                 yar alan 46 adet  düz bir şekilde sıralanmış gen veya kalıtım                 ünitesi  oluşturur. Bu gen topluluğunun sayı ve yapısı hem                 tür  içinde hem de türler arasında farklılıklar gösterir.                  Türler arasındaki farklılıklardan ayrı olarak tür içindeki                  farklılıklar da, belli ölçülerde genetik etkenlere bağlıdır;                  yani örneğin insan türündeki her bireyin cinsiyet, boy, zeka                  gibi birçok fiziksel ve ruhsal eğilimi en azından şu ya da                  bu ölçüde genetik kontrol altındadır. İnsanlar arasında                  sadece tek yumurta ikizlerinde bu genetik yapı  birbirinin aynısıdır.&lt;br /&gt;                                  Genlerin                 varlığını ilk  kez 1865'de Moravya'lı bir rahip olan Gregor                 Mendel  adlı bilim adamı ortaya attı. Mendel, bitkilerin                  melezleşmesiyle ilgili gözleme dayalı deneyler yapana kadar,                  soyaçekim, anababa özelliklerinin çocuklarda ve sonraki                  nesillerde rastgele aktarıldığı bir durum olarak                  biliniyordu. Mendel'in ünlü deneyleriyle birlikte, soyaçekimin                  gen adı verilen birimlerin belli bir uygunlukta bir araya                  gelmesinden oluştuğu anlaşıldı. Ancak tür özelliklerinin                  nesilden nesile aktarılmasının ayrıntılı mekanizmalarının                  bilinmesi oldukça yenidir. Mendel'in bu fikri yaklaşık 35  yıl                 unutulduktan sonra 1900'lerin başında önemi  farkedilmeye başlandı.                 20. Yüzyılın başında öncelikle  genleri taşıyan renkli                 cisimler, kromozomlar saptandı.  Özellikle insan genetiğiyle                 ilgili bilgilerin  gelişiminde ise, 1956'da J.H. Tijo ve A.                 Levan'ın  insanda 23 çift kromozom olduğunu belirlemeleri önemli                  bir rol oynadı. Bugün artık bilinmektedir ki, nesilden nesile                  geçiş, gen adı verilen, kromozomlar üzerinde yerleşmiş                  organik birimler aracılığıyla olmaktadır ve kromozom sayıları                  türlere göre değişiklik göstermektedir. Kromozom sayısının                  türün gelişmişliği ve karmaşıklığıyla bir ilişkisi                  yoktur. Örneğin tavuklarda 78 kromozom vardır. Yine artık,                  yeni bir organizmanın cinsiyetinin ve saç ve göz rengi gibi                  fiziksel özelliklerinin genetik kurallara göre olduğu;  bu geçişin                 kromozomlardaki DNA moleküllerinin içerdiği  aminoasitlerin                 kendi aralarında değişik biçimlerde bir  araya gelerek oluşturdukları                 genetik şifreye göre  sağlandığı; genetik geçiş sırasında                 kromozom hatalarının  ve bazı sakat genlerin geçişine bağlı                 olarak genetik  hastalıkların ortaya çıkabilecekleri                 bilinmektedir.  Normalde genler aşırı derecede sağlam ve değişmez                  niteliktedir ve hücre bölünmesi esnasında tam bir kopyalarını                  üretirler. Bu kopyalama esnasında olabilecek değişiklikler                  genellikle zararlıdır. Evrim kuramı kopyalama esnasında                  nadiren olabilen bu değişikliklerin (mutasyon) olumlu  olanlarına                 dayanmaktadır.&lt;br /&gt;                                  Genler,                 kimyasal  olarak deoksiribonükleik asit (DNA) denilen yapılardan                  oluşurlar. Bu DNA yapılarında insan bedeninde yer alan çeşitli                  yapısal proteinlerin kalıpları bulunur. Yani proteinler, bu                  DNA dizileri aracılığıyla üretilirler. Yalnız işin ilginç                  yanı, herhangi bir anda bir insanda DNA'lardan oluşan                  genlerdeki bu materyalin yaklaşık %1' i protein sentezine  aracılık                 etmektedir. Yani insanın genetik materyalinin  hepsi kullanılmamakta,                 bir kısmı belli özel koşullar  altında çalışmaya ve ifade                 edilmeye başlamaktadır.  İnsanın davranışlarıyla ilgili                 ana biyolojik sistem olan  merkezi sinir sisteminin gelişimini düzenleyen                 genlerin  kesin sayısı bilinmese de bazı bilim adamları                 insandaki  tüm genetik materyalin yaklaşık 1/3 ünün bu iş için                  ayrılmış olduğunu saptamışlardır. Bunun anlamı, insan                  kromozomlarında yer alan yaklaşık 50 bini aşkın genin en az                  15 bin ila 20 bininin merkezi sinir sisteminin oluşumu ve işlev                  görebilmesi için çalıştığıdır. Yani davranışın                  meydana gelmesinde aracılık eden sinir hücrelerinin hem oluşumu                  hem de aralarındaki iletişiminin sağlanması, sürekliliği                  ve düzenlenmesi için gerekli proteinlerin sentezini, sonsuz                  sayıda değişkenlikle dizilmiş DNA birimlerinden oluşan                  genlerin bir kısmı yönetmektedir.&lt;br /&gt;                                  Moleküler                 biyolojideki  son gelişmeler davranışın genler tarafından                 bire bir  kodlanmadığını ortaya çıkarmış; "tek                 gen=tek davranış"  şeklinde bir bağlantı olmadığı                 anlaşılmıştır. Genler,  davranışın ortaya çıkmasından                 sorumlu sinir hücresi  topluluğunun hem yapısal hem de                 metabolik işleyişinden  sorumlu olan proteinlerin sentezi için                 gerekli kodları  içermektedirler. Belli genleri dönüştürülerek,                 yapısı  değiştirilmiş hayvanların öğrenilmiş davranış                  kalıplarında bozukluklar ortaya çıktığı bugün bilinen                  bir gerçektir. Yapılan incelemelerde, o genin veya genlerin                  yapımından sorumlu oldukları biyolojik bakımdan aktif                  maddelerin eksikliğine veya hatalı işleyişlerine bağlı                  olarak ilgili sinir hücrelerinde metabolik ve fonksiyonel                  bozukluklar saptanmıştır.&lt;br /&gt;                                  Sinir                 hücreleri  arasındaki kavşaklarda davranışın boyutunu                 belirleyen  biyolojik olarak aktif moleküllerin (serotonin,                 dopamin,  norepinefrin vb..) sentezi, yıkımı, miktarları,                 genler  tarafından kodlanan enzimler sayesinde olmaktadır. Ayrıca                  genler hormonlar ve hormon benzeri düzenleyici moleküllerin                  kodlarını da taşımaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Davranışta                 kalıtımın rolünün kanıtları&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;                                                    İnsan davranışının  ortaya çıkması için                 gerekli alt-yapının hazırlanmasında  ve işleyişinde büyük                 bir öneme sahip oldukları artık  kabul edilmekle birlikte,                 genlerin insanın toplumsal  davranışının belirlenmesinde ne                 gibi bir rol  üstlendikleri henüz yeterince bilinmemektedir.                  Maymunlarda yapılan bir çalışmada, yeni doğan maymunlar,                  annelerinden ve diğer maymunlardan ayrılmışlar ve                  verecekleri tepkileri ölçmek üzere, onlara birçok fotoğraf                  gösterilmiştir. İlginç olan, yeni doğan maymunların yalnızca                  maymun içeren fotoğraflara yoğun ilgi göstermeleridir. Yeni                  doğan maymunlar, on haftalık olduklarında, korkutucu maymun                  resimlerine bile yoğun ilgilerini sürdürmekte ama  yaşları                 daha da büyüdüğünde korkutucu maymun  resimlerinden rahatsız                 olmaktadırlar. Bu deneyden çıkan  sonuç, maymun türlerinde                 doğuştan gelen ama sonradan  serbest bırakılan bazı davranış                 kalıplarının olduğudur.&lt;br /&gt;                                                   Genetik donanımın  insanın davranışlarındaki rolünün                 bilinememesinde işte  bu tür hayvanlarda yapılan cinsten                 deneyler yapma  imkanının bulunmamasıdır. Bu nedenle, genetik                 yönden  ayrıntılı çalışmalar yapılmadığı halde, kültürden                  kültüre farklılıklar gösteren evlilik, din ve bağlılık,                  biçimleri gibi davranışların öğrenilmiş ve kültüre özgü                  oldukları genel kabul görmüştür. Genetikçileri hem çileden                  çıkaran hem de yeni araştırmalar için güdüleyen, insan                  araştırmalarının sınırlılığı ve bu tip kültürcü önyargılardır.                  Çünkü onlar, her şeye rağmen insan davranışında doğuştan                  gelen kalıtsal kalıpların rolüne işaret eden bazı gözlemler                  olduğu kanaatindedirler. Bu gözlemler, bazı insan  davranışlarının                 evrensel olması, hangi kültürde olursa  olsun her insanda aynı                 kalıpta ifade edilmesi; maymun  deneyinde olduğu gibi                 insanlarda da, özgül bir uyarana  aynı tekrarlayan davranış                 kalıplarının bulunması;  insanlarda da öğrenilme şansı                 olmayan motor tekrarlayıcı  davranışların olması gibi gözlemlerdir.&lt;br /&gt;                                                   Örneğin doğuştan kör  bebeklerde yapılan gözlemlerde                 bu bebeklerin mimikleri  öğrenme şansının çok çok az olduğu                 göz önüne alındığında  şu sonuçlara varılmıştır. Bu                 bebeklerin mimikleri  normaldir. Ayrıca kör bebeklerin gören                 bebekler gibi  gülümsemeyle karşılık verdikleri sesin kaynağına                 doğru  baş ve gözlerini çevirmeleri doğuştan gelen bu                  davranışların öğrenmeden çok az etkilendiğini düşündürmektedir.&lt;br /&gt;                                                   Yine örneğin, derin  tendon refleksleri, göz kırpma                 refleksi gibi motor  davranışlar; açlık, susuzluk, seks gibi                 güdüsel  davranışlar tüm insanlarda evrenseldir. Kültürden                  kültüre şiddeti değişmekle birlikte tüm insanlar sosyal                  ilişki ve duygusal tatmin ararlar. Kızgınlık, sevinç, üzüntü                  gibi duygusal tepkilerin mimiklerle anlatımı evrensel özellikler                  taşır. Büyük olasılıkla bunlar doğuştan getirdiğimiz,                  genetik olarak programlı davranışlardır.&lt;br /&gt;                                                   İnsanda da sabit  hareket dizeleri şeklinde tekrarlayıcı                 davranışlar  vardır. Korkma, gülme, bu gibi davranışlara örnektir.                  Yeni doğan bebeklerde gülme davranışının erken dönemlerde                  bir çift göz imgesine karşı oluşan, özgül uyarana karşılık                  olarak yapılan, tekrarlayıcı ve aynı kalıbı gösteren                  davranışlar olduğu saptanmıştır. Çocuk büyüdükçe yüzün                  diğer detaylarına karşı da gülme davranışı oluşmaktadır.&lt;br /&gt;                                                   Tüm bunlar, insan  davranışında genetik geçişin                 varlığını destekleyen  gözlemlerdir. Ama her şeyden önce,                 bu gözlemleri  pekiştiren, yukarıda sunduğumuz davranışın                 genetik  alt-yapısı alanındaki bilimsel bilgimiz, yani zihin                 ve  davranışın beynin bir ürünü olarak ortaya çıkmasının,                  beynin işleyişinin de genetik faktörlerden etkilenmesinin kaçınılmaz                  olduğunun bilinmesi, genetik araştırmalar için tetikleyici                  etmenlerdir.&lt;br /&gt;                                                   Ahlaki engeller  yüzünden insan davranışının                 genetik nedenleri konusunda  ayrıntılı ve sistemli araştırmalar                 yapılamaması bir  bilimsel bilgi boşluğu yaratmakta, bu boşluk                 hem  kültürcü hem genetikçi aşırı fikirler tarafından                  doldurulmaktadır. Bu ahlaki engellerin kaldırılıp kaldırılmaması,                  bir başka tartışma konusudur ancak açık olan durum, insan                  davranışının kalıtımsal yönleri konusundaki bilgi boşluğunun                  ve ideolojik önyargıların ortaya çıkmasında bu  engellerden                 kaynaklanan bilgi boşluğunun çok önemli bir  yeri olduğudur.&lt;br /&gt;                                                   İnsanın toplumsal  davranışının genetik                 belirleyenlerini bilimsel olarak  saptama olanağı olmayınca,                 bu tartışmanın  sürdürülebileceği en verimli alan olarak                 karşımıza insan  davranışının bir biçimde ve belli ölçülerde                 bozulduğu  ruhsal rahatsızlıklar çıkmaktadır. Çünkü                 ruhsal  rahatsızlıklar sırasında şöyle ya da böyle beynin                 zihni  ve davranışı düzenleyici işlevleri bozulmakta, şüphesiz                  bu işlevlerin ortaya çıkmasında, insanın genetik donanımı                  önemli rol oynamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ruhsal                 rahatsızlıklar ve kalıtım&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;                                                    Bugün tıbbın alanına  giren birçok rahatsızlıkta,                 belli ölçülerde nesilden  nesile geçiş olduğunu biliyoruz.                 Bu gerçek, ruhsal  rahatsızlıklar için de geçerlidir. Ruhsal                  rahatsızlıklarda kalıtımın rolünün gösterilebilmesi                  için, ruhsal rahatsızlığı olan ailelerdeki soy ağacı,                  ikizler, birbirlerinden farklı yerlerde büyütülmüş kardeşler                  (evlatlıklar) incelenmekte, bu incelemeler kalıtımın rolüne                  işaret ettiğinde doğrudan doğruya genetik geçişi sağlayan                  etkeni bulmaya yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Hemen                  söylemek gerekir ki, bugüne kadar doğrudan genetik geçişe                  bağlı olduğu kanıtlanmış olan bir ruhsal rahatsızlık                  yoktur. Ancak yaygınlığı saptamaya yönelik incelemelerde,                  birçok ruhsal rahatsızlığın toplumda genetiğin rolünü                  düşündürecek bir dağılım gösterdiği fark edilmekte, bu                  tabloyu açıklamaya yönelik kuramlar öne sürülmektedir.                  Örneğin çoklu-genetik geçiş kuramına göre, ruhsal  rahatsızlıklarda,                 genetiğin rolü, diğer genetik  hastalıklarda olduğu gibi tek                 bir gen üzerinden değil,  birçok genin etkisiyle olmaktadır.                 Ruhsal  rahatsızlıkların birinci derecede akrabalarda fazla                  görüldüğü halde, doğrudan genetik bir geçişten söz                  edilememesinin nedeni budur.&lt;br /&gt;                                                   Bu yazıda gerek bu  konuda bir fikir vermek gerek                 evlilik, çocukların  durumu, diğer aile bireylerinin                 kendilerine yönelik  kaygıları gibi sorunlara kısmen açıklık                 getirebilmek  için toplumda en sık rastlanılan bazı ruhsal                  rahatsızlıklar ele alınacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="font-weight: bold;" align="center"&gt;                                  Şizofreni&lt;/div&gt;                                                    Genetikle ilişkisi  üzerinde en çok çalışılan,                 hem hasta bireyi, hem  ailesini hem de toplumu birçok bakımdan                 güç durumda  bırakan ruhsal rahatsızlık olan şizofreni                 örneğini  incelediğimizde konuyu daha kolayca anlayabiliriz.                  Bireyin ruhsal yapısında ortaya çıkardığı yıkım                  nedeniyle, en ağır ruhsal rahatsızlıklardan biri olan ama                  tedavisinde oldukça belirgin umutlar bulunan şizofreninin                  toplumda görülme sıklığı %1'dir. Şizofrenik bireylerin                  kardeşlerinde hastalığın görülme sıklığı %8, şizofrenik                  ebeveynin çocuklarında görülme sıklığı sadece bir                  ebeveyn şizofrenikse %12; her iki ebeveyn de şizofrenikse %40                  dır. Şizofrenik bir bireyin eş yumurta ikizinde şizofreni                  görülme sıklığı ise %48' e kadar yükselmektedir. Aslında                  özellikle birbirlerinden doğumdan itibaren farklı yerlerde                  büyütülmüş eş yumurta ikizlerinin durumu, hastalıklarda                  genetik geçişin rolünün gösterilmesinde çok önemlidir. Bu                  önem şizofreni için yapılan çalışmalarda da fark edilmiş                  ve birisinde şizofreni saptanmış, eş yumurta ikizi olduğu                  ve ikizinin çok küçükken farklı çevrelerde büyütüldüğü                  bilinen kimselerde, ikizinde ve hem biyolojik hem  evlatlık olma                 dolayısıyla ortaya çıkan akrabalarda çok  ayrıntılı çalışmalar                 yürütülmüştür. Ancak tüm bu  çalışmalardan bugüne                 kadar şizofrenide genetik geçişi  gösterecek kesin bir sonuç                 elde etmek mümkün olmamıştır.&lt;br /&gt;                                                   Şizofrenik hastaların  kan bağı olan akrabalarında                 hastalığın görülme  sıklığının artmış olması, işin                 genetik bir yanı olduğunu  göstermektedir. Fakat unutulmaması                 gereken önemli bir  nokta, kalıtımsal yapı ve beden                 özellikleri itibarıyla  birbirinin aynı olan ikizlerde bile                 oranın %100 olmaması  ve ancak %48' de kalmasıdır. Bu rahatsızlığın                  gelişiminde çevrenin de bir katkısı olduğunu düşündürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İki                 uçlu (Bipolar)mizaç bozukluğu&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;                                                    İki uçlu mizaç  bozukluğu, periyodik olarak gelen                 ya depresyon ya da  mani ataklarıyla seyreden bir ruhsal rahatsızlıktır.                  Depresyon, üzüntü,karamsarlık, umutsuzluk, isteksizlik gibi                  belirtilerle seyreden bir ruhsal çökkünlük durumuyken manide                  çevreyi rahatsız edecek düzeyde neşelilik, çoşku, enerji,                  büyüklük düşünceleri görülür. Depresyon ve mani                  madalyonun iki yüzü gibi birbirlerine karşıt tablolar                  olduklarından rahatsızlığa iki uçlu mizaç bozukluğu                  denilmiştir. Bu rahatsızlık, genetik etkenin kendisini en                  belirgin olarak gösterdiği psikiyatrik tablo olarak kabul                  edilir. Çünkü bu hastalığı olanların birinci derece                  akrabaların yaklaşık üçte ikisinde değişik mizaç                  bozukluklarının ortaya çıktığı hem klinik gözlemler hem                  yapılan aile incelemeleri sırasında saptanmıştır. Hastalıktaki                  yüksek ailesel görülme oranları, moleküler genetik alanında                  birçok çalışmayı teşvik etmiş, hatta 1987'de hastalığın                  11.ci kromozomun kısa kolundaki genetik bir hataya bağlı                  olarak ortaya çıktığı bile ileri sürülmüştür. Ancak                  bugüne kadar hsatalğın genetik geçişinin kesin bir kanıtı                  gösterilememittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sosyal                 fobi&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;                                                    Sosyal fobi özelinde  hem normal olarak karşılanan                 kimi ruhsal özelliklerin  hem de ruhsal rahatsızlıkların nasıl                 aktarıldığını daha  ayrıntılı olarak ele alma imkanına                 sahibiz. Çünkü sosyal  fobi, "utangaçlık", "sıkılganlık"                 olarak bilinen normal  ruhsal özelliklere oldukça yakın                 belirtilerle seyreden  bir ruhsal rahatsızlıktır. Sosyal fobik                 hastalar, sosyal  durumların çoğunluğunda (topluma karşı                 konuşma,  insanlarla birlikte yemek yeme, genel tuvaletleri                  kullanma vb.) olumsuz bir şekilde incelendikleriyle ilgili                  gerçekle orantılı olmayan bir korkuya sahiptirler. Sosyal                  fobide kişi yabancılarla veya diğer bireylerin incelenmesiyle                  karşı karşıya kaldığı, sosyal veya performans durumlarında                  belirgin ve sürekli bir şekilde korku duyar. Sosyal  fobinin                 temel özelliği, göreceli olarak küçük gruplarda  diğer                 insanlar tarafından incelenme korkusu şeklinde  belirlenmiştir.                 Son yıllarda yapılan çalışmalar bu  rahatsızlığın                 eskiden sanıldığının aksine toplumda  oldukça yaygın olduğunu                 göstermiştir. ABD'nde yapılan  son çalışmalarda En sık                 görülen üçüncü ruhsal bozukluk  olduğu saptanmıştır. Şimdi                 kalıtımın bu hastalıktaki  rolüyle ilgili bilgileri                 inceleyelim:&lt;br /&gt;                                                   Özgün olarak sosyal  fobi tanısı almış hastaların                 ailelerinde yapılan  çalışmalarda, sosyal fobisi olmayan                 kontrol grubuna  göre, daha sık oranda sosyal fobi saptanmıştır.                 Son bir  çalışmada yalnızca sosyal fobide değil, diğer tüm                 fobik  bozukluklarda da ailesel yüklülüğünün her fobi için                  özgül olduğu saptanmıştır. Yani bir bireyde hangi tür                  fobi varsa onun ailesinde de o tür fobi görülme olasılığı                  diğer fobilere göre daha yüksektir. Aynı şekilde tek                  yumurta ikizlerinin her ikisinde de sosyal fobi bulunma olasılığı                  %24.4 bulunurken, çift yumurta ikizlerinde bu oran %15.3  olmuştur.                 Tek yumurta ikizlerinde oranın daha yüksek  bulunması yine                 sosyal fobinin genetik bir bileşeni  olduğunu göstermektedir.                 Ama tek yumurta ikizlerindeki  bu oranın %100 olmaması, hastalıkta                 genetik olmayan  etkenlerin de büyük ölçüde etkili oldukları                 anlamına  gelmektedir.&lt;br /&gt;                                                   Şimdi doğrudan bir  rahatsızlık sayılmasa da kişilerde                 bulunduğunda onları  oldukça rahatsız eden utangaçlık ve                 davranışsal ketlenme  davranışının kalıtımsal yönü                 üzerinde biraz durarak,  normal davranış dağarcığımızın                 oluşumunda kalıtımın  rolünü bir parça aydınlatmaya çalışalım.&lt;br /&gt;                                                   Yeni veya tanımadığı  insanlar karşısında                 tedirgin ve çekingen tavır alma  şeklinde tanımlayabileceğimiz                 utangaçlığın genetik  geçişini incelemek için yapılan                 ikiz çalışmalarında tek  yumurta ikizlerinde utangaçlık                 davranışı, çift yumurta  ikizlerine göre birbirine daha                 benzer bulunmuştur.  Bununla birlikte gerek ikiz                 incelemelerinden ve gerek  evlatlık çalışmalarından elde                 edilen sonuçlara göre,  utangaçlıkta genetiğin katkısı,                 çevresel etkenlerin  rolünü düşündürecek şekilde orta                 düzeydedir.&lt;br /&gt;                                                   Tanıdık olmayan  ortamlara, insanlara, ve nesnelere                 karşı aşırı korku  duyma olarak tanımlanan davranışsal                 ketlenmenin sosyal  fobinin çocukluk çağındaki öncülü olduğu                 öne  sürülmektedir. Yapılan bir çalışmada davranışsal                  ketlenmesi olan çocukların ebeveynlerinde sosyal fobi sıklığı                  %18 , davranışsal ketlenmesi olmayan çocukların ana babalarında                  ise hiç sosyal fobi saptanmamıştır. Bu çarpıcı farklılık,                  ailesel etkenlerin davranışsal ketlenmede önemli bir rol                  oynadığını düşündürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  Panik                 bozukluğu ve agorafobi&lt;/div&gt;                                                    Panik bozukluğu,  kendisini çarpıntı, nefes alamama                 hissi, terleme,  titreme, baş dönmesi gibi ani bunaltı                 belirtileriyle ve  ölüm ya da delirme korkusuyla gösteren                 ataklarla  seyreden toplumda oldukça sık görülen bir ruhsal                  rahatsızlıktır. Agorafobi, genellikle daha önce panik atağı                  geçirmiş kişilerde görülen, kapalı yerlerde yalnız                  kalamama şeklinde ortaya çıkan bir başka bozukluktur. Her                  iki rahatsızlık da kadınlarda erkeklerden iki kat daha fazla                  görülür. Yapılan aile araştırmalarında hem panik bozukluğu                  hem agorafobisi olan kimselerin birinci derece yakınlarında bu                  rahatsızlığa yakalanma riskinin oldukça artmış (%50'ye                  kadar) olduğu saptanmıştır. Bu oranlar, rahatsızlıkta  kalıtım                 etkeninin bir rolü olduğunu düşündürüyorsa da  ikiz çalışmalarındaki                 oranların beklenenden çok daha  düşük olması, bu olasılığı                 düşürmektedir. Zaten bugüne  kadar, panik bozukluğunun gelişimini                 etkileyen genetik  etkenleri belirlemek amacıyla yapılmış                 olan moleküler  genetik tekniklerden de bir sonuç alınamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  Antisosyal                 kişilik bozukluğu&lt;/div&gt;                                                    Yasa-dışı ve suça  yönelik eylemlilikle seyreden                 antisosyal kişilik  bozukluğu (sosyopati, psikopati), son yıllarda                 üzerinde  en çok çalışılan rahatsızlıklardan birisidir.                 Son  yapılan çalışmalarda çocukluk çağındaki bu türden                  antisosyal eylemler daha çok ailenin sosyal yapısıyla, yani                  çevresel etkenlerle bağlantılı iken yetişkin dönemdeki                  çalışmalarda tam tersine genetik-kalıtımsal yüklülük                  göze çarpmaktadır. Yine antisosyal gençlerde eğer aile                  ortamı çok disiplinli ve denetimli ise antisosyal eylemlerin                  ortaya çıkışı gecikmekte, gencin ailesinden ayrılıp kendi                  çevresini seçme özgürlüğünü elde ettiğinde antisosyal                  eylemler görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zeka                 geriliği&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;                                                    İnsan davranış  genetiğinin en tartışmalı                 alanlarından birisi de, zeka  ile ilgilidir. Fakat ortada birçok                 belirsizlik olması  nedeniyle zekanın genetiğinden daha önce                 zekanın ne  olduğu ve nasıl ölçüldüğü üzerinde durmamız                  gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;div style="font-weight: bold;" align="center"&gt;                                  Zeka                 nedir, nasıl ölçülür?&lt;/div&gt;                                                    Zeka, kesin bir  anlaşma olmamasına rağmen                 "problemleri çözmek, yeni  şeyler öğrenmek, iyi düşünebilme                 yeteneği geliştirmek  için genel zihinsel kapasite" veya                 "yeni durumlara karşı  uyum yeteneği" olarak tanımlanmaktadır.                 Zekanın  tanımlanmasında bunca güçlükler olsa da, herkes                 zeka  diye bir zihinsel bir işlev olduğuna inanmaktadır;                  psikoloji bilimiyle uğraşanlar ise, fazladan olarak bu işlevin                  ölçülebilece?i kanaatindedirler.&lt;br /&gt;                                                   XIX. Yüzyıl'ın  sonlarında İngiltere'de Sir                 Francis Galton, evrim  teorisinin de etkisiyle, insandaki kalıtımla                 geçen  özellikleri, farklı zihinsel yetenekleri ve kişisel                  karakteristikleri ölçerek bulmaya girişti. Galton, öyle bir                  varsayımla hareket ediyordu ki, bireysel farklılıkları  gösterebildiğinde,                 dolaylı olarak genetik etkeni de  göstermiş olacağını sanıyordu.                 Gerçi Galton'un bugünkü  anlamıyla zekayı ölçtüğü söylenemezdi                 ama insanların  zekalarına göre farklı sınıflara ayrılabilecekleri                 ve  zeka ölçümlerindeki bireysel farklılıkların ancak                  genetik yapıyla açıklanabileceği anlayışı, Galton'dan bu                  yana, bazı bilimcilerin kafalarında hemen hiç değişmeden                  kaldı.&lt;br /&gt;                                                   Üstün insanları  diğerlerinden ayırt etme çabası,                 durmaksızın sürdü.  Galton'un çağdaşı ve modern                 psikolojinin kurucusu  Wund'un insan işlevlerinin laboratuarda                 ölçülebilece?ini  ileri süren öncü çabalarıyla, aynı                 zamanda liberal  siyaset felsefesinin kurucusu olarak kabul                 edilen  Locke'un duyumculuğunun bütün bilginin duyumlardan                  geldiği şeklindeki önermesi birleşince zekayı ölçmeye çalışan                  psikologlar, daha çok bireyler arasındaki duyusal-motor  farklılıklara                 yöneldiler. Zeka farklılıklarını görme  keskinliğinden, acıya                 karşı duyarlılığa, hatta avuç  içindeki çizgilere kadar                 birçok etkenle açıklamaya  kalkıştılar. Ve nihayet 1900'lü                 yıllarda Fransız  hükümeti, psikolog Alfred Binet'e zihinsel                 özürlü  çocukları diğerlerinden ayırma görevi verdi.                 Binet, bu  somut görev karşısında artık zekayı birçok bileşenden                  oluşan bir işlevler toplamı olarak almak yerine, tek başına                  ama karmaşık bir zihin işlevi olarak ele almak zorunda kaldı.                  Bugün birçok konuda uygulama alanına sahip olan zeka                  testlerinin ilk örnekleri bu mantıkla hazırlandı. Her iki dünya                  savaşı sırasında orduya acilen zeki insanlar kazandırma  şeklinde                 yeni bir somut sorun çıkınca, zeka testlerinin  uygulanması                 ve geliştirilmesi süreci belirgin bir ivme  kazandı. Binet ölçeği                 birçok revizyondan geçerek  günümüze kadar uzandı. Zekayı                 daha ziyade bir soyutlama  yeteneği olarak düşünen ve bugün                 Stanford-Binet olarak  bilinen bu testin en belirgin özelliği,                 zekayı yaşla  değişen bir işlev olarak düşünmesi, zeka yaşını                 ve  takvim yaşını birbirinden ayırmasıydı. Bu testten sonra                  da birçok zeka testi geliştirildi. Bunlardan en yaygın olarak                  uygulananı, Wechsler tarafından geliştirilen erişkinler ve                  çocuklar için farklı versiyonları bulunan zeka testleridir.                  Bu testlerin Stanford- Binet testinden en önemli farkları,                  zekanın sözel ve performans olmak üzere ikiye  ayrılmasıdır.&lt;br /&gt;                                                   Zeka testleri, geniş  bir uygulama alanı bulmuş, eğitimden                 sağlığa,  askerlikten iş ve işçi seçimine kadar birçok                 alanda  büyük faydalar sağlamı? olsalar da, henüz zekanın                  niteliği ve kökenleri sorunu aydınlatılabilmiş değildir.                  Ancak bütün bu süreç içerisinde kazanılan bilgi ve                  deneyimler, insan beyninin işlevleri hakkındaki bilgimizin                  gelişimiyle bir araya getirildiklerinde zeka hakkında daha ayrıntılı                  yaklaşımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Artık                  zekanın Binet'in sandığı gibi global bir işlev birimi  olduğu                 düşünülmemekte, tam tersine birçok işlevin  (hafıza, sözel                 akıl yürütme, matematik akıl yürütme,  benzerlik ve farklılıkları                 algılama hızı, kelime bilgisi  vb.) karşılıklı iç ilişkilerinin                 değişik görünümlerinin  zekayı oluşturduğu sanılmaktadır.                 Dolayısıyla ortaya  yeni zeka tanımları ve bu tanımlar uyarınca                  geliştirilmiş yeni zeka ve bilişsel testler çıkmaktadır.                  Örneğin bunlardan Thorndike'ın yapmış olduğu zeka tanımı                  oldukça ilginçtir. Thorndike, zekanın mekanik, toplumsal ve                  soyut olmak üzere üç türü bulunduğunu savunmaktadır.                  Mekanik zeka, insanın el ve alet kullanma becerisini; toplumsal                  zeka, diğer insanları anlama ve kişiler arası ilişkiler                  kurma, soyut zeka ise, semboller ve kavramlarla düşünebilme                  yeteneğini temsil etmektedir.&lt;br /&gt;                                                   Zeka testlerinin  kesin bir biçimde zeki olanlarla                 olmayanları  birbirlerinden ayırdığı şeklindeki eski katı                 anlayış da  bu arada yumuşamıştır. Değerlendirmelerde kültürel                  farklılıklar, deneklerin testin gerekli gördüğü koşullarda                  yetişip yetişmedikleri gibi ara belirleyenler hesap edilmeye                  başlanmıştır. Daha önemlisi, zeka testlerinde ölçülenin                  insanın doğuştan getirdiği kapasite değil, bu kapasitenin                  davranışa dönüşmüş bölümü olduğu kabul edilmektedir.                  Bütün bunların sonucunda, artık zeka testi kavramından                  vazgeçilmekte, onun yerine "genel yetenek ölçümleri"                  gibi daha iddiasız ifadeler kullanılma yoluna gidilmektedir. Sürecin                  böyle bir yönelime girmesinde, kazanılan bilgi ve  deneyimler                 kadar, şüphesiz bilimcileri etkileyen Jean  Piaget gibi düşünür-bilimcilerin                 görüşleri etkili  olmuştur. Piaget'in "genetik                 epistemoloji" adını verdiği  yaklaşıma göre, bütün                 insanlarda belli gelişim  evrelerine karşılık gelen bir                 global yapı olarak aynı  zeka potansiyeli vardır. Ancak                 biyolojik uyum ile  çevreye uyum arasındaki etkileşme;                 fiziksel, bilişsel ve  duygusal kapasiteleriyle ilgili olarak                 organizmaların  performanslarına göre zeka da farklılıklar göstermektedir.                  Piaget' e göre ayrıca zeka, psikolojik testlerle ölçülemez;                  ancak niteliksel bir yapı şeklinde analiz edilebilir.&lt;span class="copyright style="&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;                                                   Sir Galton'dan bu  yana zeka hakkında yapılan en ilgi                 çekici araştırma  konularından biri de, zekanın kalıtımla,                 çevre ile,  ırkla ve doğum düzeniyle bağlantılarının araştırılmasıdır.                  Araştırmaların doğru bir sonuç vermesi için gerekli olan                  ara belirleyenleri hesaba katma işlemleri, bu araştırmaların                  hiçbirisinde tam olarak yapıl(a)madığından bilimsel olarak                  genellikle ciddiye alınmamaktadırlar. Kaldı ki, zekanın  tanımının                 böylesine belirsiz olduğu koşullarda, zeka  adına neyin ölçüldüğü                 bile belli değildir.&lt;br /&gt;                                                   Yine de zekanın  genetiği konusunda bugüne kadar yapılan,                 birçok eleştiri  alamalarına rağmen çoğunlukla kabul gören                 ciddi  araştırmalardan elde edilen en genel sonuçları şöyle                  özetlemek mümkündür:&lt;br /&gt;                                                   Zeka, bireyin kişilik  özelliklerine göre daha kalıtımsal                 bir nitelik  sergilemektedir ve hatta zeka üzerinde kalıtımın                  rolünün, çevrenin rolünden daha fazla olduğunu söylemek mümkündür.                  Bir başka deyişle, bilim çevrelerinde "doğa mı yoksa                  yetiştirilme tarzı mı, insan davranışında daha baskındır?"                  sorusuna cevap bulmaya çalışan ünlü 'nature-nurture'  tartışmasında,                 zeka ile ilgili olarak, şimdilik doğa  yanlılarının yani                 genetikçilerin raundu önde  bitirdikleri söylenebilir... Araştırmaların                 ortaya  çıkardığı bir başka sonuç da, beyin vebazı beyin                  alt-bölümleri ne kadar büyük olursa, zekanın da genellikle                  o kadar artmakta olduğudur ama burada önemli olan, büyümüş                  beyin dokusunun kalitesidir...Kadınlarda zekanın sözel                  denilen bölümünün, erkeklerde ise, performans zeka                  genellikle daha iyi gelişmiş olduğu da bugün bilimsel bir                  gerçek olarak kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;                                                   Ama zekanın genetiği  ile ilgili olarak ortaya konan                 bilimsel iddialardan ayrı  olarak, öjenik bir bakış açısıyla                 yapılmış birçok  sözde-bilimsel önyargılar da bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;                                  Öjeni                 nedir? Öjenikler neyi savunurlar?&lt;/div&gt;                                                    İnsan genlerinin  kalitesini düzeltmeyi amaçlayan tüm                 etkinlikler öjenik  diye tanımlanırlar. Ancak öjeni                 (eugenics), incelemeye  dayalı bir bilimsel bilgi alanını değil,                 bir tutumu ve  niyeti ortaya koyduğundan, sağlıklı nesiller                 yetiştirmek  için insanlığın hizmetinde olan genetik danışma                 ve  taramaları ondan ayırt etmek gerekmektedir.&lt;br /&gt;                                                   Kalıtımla ilgili  gerçekler bilimsel ilgi alanına                 girmeye başladığı  tarihten bu yana, bilim ve siyaset çevrelerinde                 öjenik  olanlarla, yani insan neslinin soyaçekim yoluyla ıslahının                  mümkün olduğuna samimiyetle in******rla, anti-öjenikler yani                  öjenizmi sahte bilim, öjenikleri bilimci kılığına girmiş                  kafatasçılar olarak görenler arasında müthiş bir tartışma                  süregelmektedir. Süregelen yalnızca tartışma değildir; bu                  alandaki tartışmaların etkileri doğrudan doğruya hükümet                  politikalarına, istihdamın nasıl düzenleneceğinden, ülkeye                  göçmen olarak kimlerin kabul edileceğine; kimlerin  evlenmeye                 ve nesillerinin yeniden üretmeye hakları  olduğundan kimlerin                 fırınlarda yakılacağına kadar  yansımaktadır. Yıllardan                 beri, insan davranış genetiği  alanında bilimin nerede başlayıp                 siyasetin nerede  bittiğini ayırt edebilmenin imkansız olduğu                 bir keşmekeş  yaşanmaktadır.&lt;br /&gt;                                                   Davranış genetiği  alanında yapılan çalışmaların                 çoğu zaman  araştırmacıların niyetlerinden bağımsız,                 bazen de apaçık  bir biçimde araştırmacının kişisel önyargılarını                  meşrulaştırma girişimi olarak toplumsal ve hatta politik                  etkiler yaptıklarını, şimdi de yapabileceklerini gösteren,                  birçok kanıt ve emare bulunmaktadır. Örneğin Münih Üniversitesi'nde                  yürütülen psikiyatrik genetik çalışmalarının sonucu                  olarak, Naziler 1933'te ruhsal rahatsızlığı bulunan  insanların                 kısırlaştırılmaları yasasını çıkarmışlardır.  Sözde                 bilimsel çalışmaların sonucunda, ABD'nde de ruhsal  rahatsızlığı                 olanlar, daha 1950'lere kadar kendi  istemlerinin dışında kısırlaştırılıyorlardı.                 20.  Yüzyılın başlarında Amerikan Psikoloji Birliği'nin                  kendisine yüklediği en önemli görevlerden birisi, Amerikan                  toplumunun zeka seviyesini koruyabilmek için beyaz ırkın                  zencilerle karışmasının önüne geçmeye çalışmaktı.&lt;br /&gt;                                                   Yıllar geçti,  toplumlar demokrasi ve insan hakları                 konusunda önemli  adımlar attılar, bilim çevrelerinde bilim                 adı altında  basbayağı siyaset yapmak zorlaştı ama bilimsel                 ırkçılık,  genetik biliminin arkasına gizlenerek hep varlığını                  sürdürmesini bildi.&lt;br /&gt;                                                   Toplumdaki  eşitsizliklerin kaynağını genetik yapımızda                 görerek  toplumdaki eşitsizlikleri meşrulaştıran ve yakınlarda                  ölen Harvard psikoloji profesörlerinden Richard Herrnstein ve                  yine Harvard'lı bir siyaset bilim profesörü olan Charles                  Murray, birlikte yazdıkları ABD'nde geçen yıl yayınlanan                  "Çan Eğrisi: Zeka ve Amerikan Hayatındaki Sınıf Yapısı"                  adlı kitabta, 1970 ve 1990 yılları arasında sürdürülen                  Amerikan Ulusal Uzunlamasına Gençlik Araştırması'ndan aldıkları                  zeka ve eğitim başarısı ile ilgili verilerden yola  çıkarak,                 insanların toplumsal ve etnik özellikleriyle,  testlerden aldıkları                 puanlar arasynda yaptıkları  istatistiksel de?erlendirmeler                 sonucunda, bilim adına şu  iddialarda bulunma hakkını                 kendilerinde  görebilmişlerdir: "Suç işleyenlerde ve işsizlerde                 zeka  düzeyleri, toplumun genel ortalamasına göre daha düşüktür.                  Zeka düzeyi düşük olan toplum kesimlerinde, doğurganlık                  oranı daha yüksektir. Zeka, eğitimle ve diğer çevresel faktörlerle                  değil de, daha ziyade kalıtımla ilgili olduğundan, bu                  durumda toplum, giderek daha düşük zekalılardan meydana                  gelecek dolayısıyla suç işlemenin ve işsizliğin önüne geçmek                  imkansızlaşacaktır..." "Toplumsal gruplar arasında                  zeka yönünden nasıl farklar varsa, ırklar arasında da                  farklar vardır: En zeki ırklar, Çinliler ve Japonlardır,                  onların hemen ardından Avrupalılar gelmekte, son sırada ise,                  oldukça düşük bir yüzdeyle Afrikalılar yer  almaktadır...Eğer                 yoksullar yoksulsa bu her şeyden önce  zenginlerden daha az                 zeki oldukları içindir. Onlara  acıyabiliriz, ancak bu hiçbir                 şeyi değiştirmez. Sonuç  olarak sosyal adalet programları                 savurganlıktan başka  bir şey değildir. Üstelik yoksullar                 daha fazla çocuk  yaptıkları için de kötü genlerin yayılmasına                 neden  olurlar. Açıkça görülmektedir ki, eğer yoksul                 siyahlara  yardıma son verilirse, her şey daha iyi olacaktır..."                  İşte öjeni tam da budur ve günümüzde de etkisini büyük                  ölçüde sürdürmektedir. Ama öjeniklerin yaptıkları bu araştırmalar,                  sağduyulu bilimciler tarafından, gerek metodoloji ve gerek                  sonuçlar açısından topa tutulmakta, en ağır suçlamalar  yöneltilmektedir.                 Örneğin "DNA Doktrini" kitabı dilimize  de çevrilen                 R. D. Lewontin ve arkadaşları yıllardan  beri biyolojinin bir                 toplumsal ideoloji biçimine  dönü?mesine karşı mücadele                 etmektedirler. Yine örneğin  50 yılı alan bir araştırmanın                 sonucunda ortaya çıkan  "İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası"                 adlı dev eserin  yazarları olan genetikçi Luca Cavalli-                 Sforza, Paolo  Menozzi ve Alberti Piazza, ırk kavramının                 genetik açıdan  anlamsızlığını göstermişlerdir&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-4471859451706299435?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/4471859451706299435/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=4471859451706299435' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4471859451706299435'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4471859451706299435'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/11/genetik-yapmz-ve-davranslarmz-arasndaki.html' title='Genetik Yapımız ve Davranışlarımız Arasındaki İlişki'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-8553663060374218774</id><published>2010-11-12T12:31:00.000-08:00</published><updated>2010-11-12T12:34:49.399-08:00</updated><title type='text'>Halı saha ve sağlık</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.kirsehirhaberler.com/kirsehir/upload/resimler/haber/hali_saha.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 405px; height: 298px;" src="http://www.kirsehirhaberler.com/kirsehir/upload/resimler/haber/hali_saha.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol ülkemizde en popüler spor dalıdır ve ülkemizde yaşayan birçok genç ve ergenin tek spor yapma olanağıdır. Ülkemizde sadece 2000 yılında lisans muayenesi için 170 000 futbolcunun muayeneden geçtiğini düşünecek olursak, lisansı olmayıp, “mahalle” aralarında ya da halı sahada spor yapan kişilerin bunun kat kat fazlası olduğunu düşünmek mümkündür. Yurtdışında yapılan epidemiolojik çalışmalar futbol yaralanmalarının %85’inin 23 yaş altında olduğunu ve %45’in de 15 yaşın altında olduğunu bildirmişlerdir. Futbolcular arasında sezon başına %2.6-5.2 sporcuda ölümcül olmayan yaralanmanın olduğu bulunmuştur. Diğer ilginç bir gözlem ise salon futbolunda yaralanmaların, açık hava futboluna göre 6.1 kat daha fazla görülüyor olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok spor türünde olduğu gibi, futbolda da içsel ve dışsal etmenlerin yaralanmada rolü vardır. Zemin koşuları, koruyucu malzeme kullanımı, sporcunun kondisyon düzeyi, sporcunun eğitim düzeyi, sahanın zemini, sahanın aydınlatılması gibi birçok etmenden sözedilebilir. Diğer önemli bir nokta ise oyun kurallarının geliştirilmesidir. Amerikan futbolu, buz hokeyi gibi spor dallarında yapılan oyun kuralı değişiklikleri birçok yaralanmayı ortadan kaldırmıştır. Bu bağlamda futbolda da oyun kurallarının geliştirilmesi yaralanmaları azaltmakta yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbolda ölümcül yaralanmalar kale direğine çarpmalar ya da kalenin futbolcunun üzerine düşmesi biçiminde olmaktadır. Bu nedenle özellikle sporcu eğitimi ve kale direklerinin iyice tespiti bu kazaları engelleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sık ölümcül olmayan futbol yaralanması ise yumuşak doku ezilmesidir. Kırıklar enderdir, tüm yaralanmaların %3.5-9’unu oluştururlar. Kırıkların çou ise üst ekstremitede olur. En çok alt ekstremite yaralanmaları görülür.  Gelişmekte olan sporcularda ise olgunlaşmamış iskelet sistemine ilişkin sorunlar ortaya çıkabilir. Topuk ağrıları, diz ağrıları bun bağlı (Osgood Schlatter hastalığı, Sever hastalığı, kalkaneal apofizit gibi) gelişebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz ve baş yaralanmaları çok sık olmasa da (%4.9-22) baş yaralanmalarının %20 kadarının beyin sarsıntısına neden olması önemli bir bulgudur. Göz yaralanmaları özellikle ender değildir. Basketboldan sonra futbol ağız-yüz ve diş yaralanmalarının en sık nedenidir. Ağız korumasının kullanılması bu yaralanmaları azaltmıştır.&lt;br /&gt;Bu bağlamda Amerikan Pedaitri Birliğinin aşağıdaki önerileri bulunmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Göz ve ağız korumalarının kullanılması yaralanmaları azaltacaktır.&lt;br /&gt;2. Ölümcül yaralanmalarının çoğu kale direklerine bağlı olduğu için, kale direklerinin sağlam sabitlenmesine yönelik girişimlerde bulunulmalıdır.&lt;br /&gt;3. Karşılaşma sırasında şiddet kullanan ve saldırgan olan sporculara gerekli işlem yapılmalıdır. Oyunun düzeninin bozulmasına izin verilmemelidir.&lt;br /&gt;4. Çocuların futbol oynamaları teşvik edilmelidir. Çocukların gelişmeleri ve bedensel etkinlik sağlamaları için yararlı bir spor türüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaralanmalarda Soğuk Uygulama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaralanmaya bağlı, yaralanmış bölgede şişme ortaya çıkar. Ortaya çıkan bu şişliğin iyileşmeyi olumsuz etkilemesi nedeniyle, yaralanmanın erken evrelerinde hızla giderilmelidir. Yaralanmayla beraber var olan ağrının da başarıyla yok edilebilmesi için soğuk uygulaması oldukça başarılı bir yöntemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk uygulamasında en çok buz kullanılır. Yaralı bölgeye belirli bir süre uygulamada bulunmanız Sizi yakınmalarınızdan kurtaracaktır. Ancak buzu belirli bir süre uygulayabilirsiniz. Önce derinizde bir soğukluk hissedersiniz, sonra ağrınız azalır. Soğuma ilerledikçe yanma başlar ve sonunda o bölge uyuşur. Uyuşmayı hissettiğiniz anda  soğuk uygulamasını kesmeniz gerekir. Uyuşma hissini, ağrınızın kesildiği andaki "uyuşma" hissiyle karıştırmayınız. Ancak çok uzun süre buz uygulamayınız. Çünkü uzun süreli uygulamalarınız donmalara ve sinir yaralanmalarına neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk uygulamasının süreleri uygulanan bölgelere göre değişir. Kemikli bölgelerde aşağıda yapılan uygulama önerilerinin kısa olanını, yağ tabakasının kalın olduğu bölgelerde soğuğu uzun uygulayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk uygulamalarında her zaman buz ya da soğutucu ile deri arasında ince bir bez kullanınız. Bu derinizin zarar görmenizi engelleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk uygularken buzun kullanılması oldukça kullanışlıdır, ancak başka soğuk yayan araçlar da vardır. Aşağıda bu buz ve diğer araçlar kendi aralarında karşılaştırılmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buz Torbası&lt;br /&gt;OLUMLULUK: Kullanılan en eski yöntemdir. Bir poşete buz doldurun ve bir ince bez üzerinden deriye uygulayın. Buz torbasının derin dokuları soğutma etkisi iyidir ve uzun etkilidir. Buz masajı gibi soğutucu yöntemlerden daha etkindir.&lt;br /&gt;OLUMSUZLUĞU: Buz torbasını bedenin belirli biçimini almasında yetersiz kalmaktadır. Poşeti tamamen buz ile doldurmazsanız ya da daha küçük parçalı buz kullanırsanız, daha kolay bedene uyar. Buza alternatif dondurulmuş bezelye, mısır ya da nohuttur. Böylece torbanın kolunuza ya da bacağınıza kolay yerleşir. Torba ile deri arasına ince bir havlu ya da bez koymayı unutmayınız.&lt;br /&gt;UYGULAMA SÜRESİ: 10-30 dakika.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jelli Paketler&lt;br /&gt;OLUMLULUK:İçinde defalarca dondurulup, çözülebilen jel bulunur. Jelli paketleri kullanıma hazır olmak üzere buzluğunuzda saklayınız. Paketler donmalarına rağmen esnekliklerini korumaktadırlar ve böylece bedeninize kolay uyum sağlar.&lt;br /&gt;OLUMSUZLUĞU: Jellerin soğutma özellikleri daha fazladır. Bu nedenle kullanımlarında özel dikkat gerektirirler. Bu nedenle asla doğrudan deriye uygulamayınız ve bir havluya sarınız.&lt;br /&gt;UYGULAMA SÜRESİ:10 dakikadan uzun süre uygulamayınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimyasal Buz Torbaları&lt;br /&gt;OLUMLULUK: herhangi bir buzluğa konulmadan, torbaya yapılan sıkıştırılma hareketi ile soğukluk yaratır. Özellikle saha koşullarında ve doğa koşullarında kullanışlıdırlar.&lt;br /&gt;OLUMSUZLUĞU: Fazla  soğutmazlar, ama yine de iyi bir ilk yardım aracıdır.&lt;br /&gt;UYGULAMA SÜRESİ: Çok fazla soğutmadığı için 30 dakika süreyle doku üzerinde tutulabilirler. Torba doğrudan deri üzerine uygulanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmersiyon&lt;br /&gt;OLUMLULUK: Yaralı ayak, dirsek ya da elin buz parçalarıyla dolu kovaya konmasıdır. Bu yöntemle yaralı bölge tamamen buz ile temas eder.&lt;br /&gt;OLUMSUZLUĞU: Başka beden bölgelerine kolayca uygulanamıyor.&lt;br /&gt;UYGULAMA SÜRESİ:10-20 dakika.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buz Masajı&lt;br /&gt;OLUMLULUK: Dairesel hareketlerle buzun deri üzerine sürtülmesidir. Kolayca yapılır ve yaralı bölge doğrudan hedef alınır.&lt;br /&gt;OLUMSUZLUĞU: Uygulanan soğuk, diğer yöntemlere göre daha kısa ve daha az derinlere nüfus eder.&lt;br /&gt;UYGULAMA SÜRESİ: Ayak bileği gibi kemikli bölgelere uygulandığı durumlarda 7-10 dakika, deri altı yağ dokusunun kalın olduğu bölgelere uygulandığında iki misli süreye gereksinim vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaralanmaların erken evrelerinde buzun yararı büyüktür. Ek yöntemlerin de uygulanmasıyla doku yangısı daha hızlı gerileyecektir (dinlendirme, sıkıştırma). Buzu ya da soğuğu belirli aralıklarla uygulayınız. Uygulamalar sırasında bedeninizin sesini dinleyin. Derinizin zedelenmesine izin vermeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erken evrede doku şişmesine neden olabileceği için, yaralanmalardan ancak 48-72 saat sonra ısı uygulamasına geçiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buzu herkes uygulayamaz. Özellikle yüzeyel damar hastalığı olanlar (Reynaud Fenomeni) ya da diabeti olan bireylerde dikkatli olmak gerekebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havalar Isındı Dikkat !!!&lt;br /&gt;Havaların ısınması ile her sene olduğu gibi bu yılda herkeste spor aşkı en üst noktaya çıkmaya başladı. Müeeseseler ya da arkadaşlar arasında hala sahalmüsabakaları nedeni ile daha fazla insanımız buralara dolmaya başladı. Bu akın ile birlikte maalesef hastahanelerin acil servislerine başvuran vatandaşlarımızın sayısında aşırı orandaartmalar olmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halı sahada spor yapacak kimsenin öncelikle , o sahanın zemininin spor yapmaya elverişli olup olmadığını bilmesi gerekmektedir. Organizasyonu yapan kimseden bu mutlaka öğrenilmelidir. Direkt neton üzerine serilmiş halıda, kum serpiştirilmemiş sahada sakatlık oranları daha yüksek olmaktadır. Daha sonra bu zemine uygun ayakkabı ve giysiler kullanılmalıdır. Bu ekipmanlar için mutlaka bu işi bilen bir kimsenin fikri alınmalıdır. Bu arada dikkat edeceğimiz bir başka ve en önemli konu, mutlaka o sahanın ilk yardım paketlerinin gözden geçirilmesi ve ilk yardım yapacak azda olsa deneyimli elemanları varmı yokmu kontrol edilmesidir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sportif müsabaka önce sıvı alınabilir. Ancak tok karnına , bu tür aktivasyonlara girilmesi tehikelidir. Sportif aktivasyon öncesi en az 10 dakika ısınma hareketleri yapılmalı bu takiben 5-10 dakika germe hareketlerinin yapılması gerekmektedir. Müsabaka sonrasıda mutlaka soğuma hareketleri ve germeler yapılmalıdır. Yukarıda bahsedilen tüm bu bahsedilen işlemler müsabaka sırasında oluşacak sakatlıkları en aza indirgemek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlar arası yada müessese takımları olarak yapılan bu tür halı saha müsabakalarındada&lt;br /&gt;Profesyonellerde olduğu gibi daima 15 dakikada bir sıvı alınımı ihmal edilmemelidir. Vücuddan ter olarak kaybedilen sıvı ve mineraller geri alınmalı ve vücud takviye edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür maçlarda sakatlık oluşması durumunda , sakatlığı idare edeyim mantığı daima dönüşü olmayan , kalıcı sakatlıklara yol açabilir.. Oluşacak ikincil bir zedelenme ile ciddi sakatlanmalar meydana gelebilir. . Bu bilhassa diz sakatlanmalarında ameliyat gerektiren menisküs yırtıklarında ve ön çapraz bağ zedelenmelerinde olmaktadır. İlk sakatlanma anında kendinizi maça devam edebilir hissedebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halı saha maçlarında en sık olarak ayak bilek bağ zedelenmeleri, daha sonra diz ve aşil tendon zedelenmeleri görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zedelenme yada sakatlık anında o bölgeye derhal buz kompresi uygulanmalı ve her saat başı 15-20 dakika olarak 24 saat devam etmelidir. Buz spor sakatlanmalarında en büyük yardımcımız ve en etkili ilaçtır. Buzu temin edemeyeceğiniz bir halı sahada asla maç yapmamalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra o bölge eleastik bandaj ile sarılmalı ve istirahate alınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şikayetlerin devam etmesi durumunda mutlaka kendi doktorunuza başvurmanız gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinize sağlıklı spor yapmak dileği ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;Derleyen&lt;br /&gt;İbrahim KARABACAK&lt;br /&gt;Konya Hif İl Temsilcisi&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-8553663060374218774?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/8553663060374218774/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=8553663060374218774' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8553663060374218774'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8553663060374218774'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/11/hal-saha-ve-saglk.html' title='Halı saha ve sağlık'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-1470400123711886009</id><published>2010-11-12T12:27:00.000-08:00</published><updated>2010-11-12T12:29:27.176-08:00</updated><title type='text'>Bilgisayar ve Göz Yorgunluğu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://images.habervitrini.com/haber_resim/bilgisayar_klavye12.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 250px; height: 250px;" src="http://images.habervitrini.com/haber_resim/bilgisayar_klavye12.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Günümüz modern teknolojisinde, ister iş hayatı ister özel hayat  olsun, bilgisayarların yeri ve önemi inkar edilemez. Bu makinelerin  faydası yadsınamamakla birlikte, kullanımları yüksek görsel dikkat  istemektedir. Bilgisayar kullanımına bağlı olarak artan şikayetlerin  büyük çoğunluğu, gözlerle ilgili olanlarıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bilgisayar kullanımına bağlı olarak, gözün kendisinde ya da görme  kalitesinde birtakım problemlerin meydana gelmesi, göz yorgunluğu hali  olarak yorumlanmaktadır. Sıklıkla görülen belirtileri şöyle  sıralanabilir: Yorgun ve ağrılı gözler, gözlerde yanma ve batma, bulanık  görme, kuruluk hissi, sulanma, kaşıntı, kızarıklık, gözleri kısarak  bakmak, odaklama zorluğu, çift görme, yazı karakterlerinin veya  grafiklerin etrafında ışık hareleri ya da saçılmalar görmek, ışığa karşı  hassasiyet, baş ağrısı, boyun, sırt ve omuz ağrısı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sayılan bu belirtilerden bazılarının, bilgisayar karşısında  çalışırken yaşanıyor olması, bilgisayara bağlı göz yorgunluğunu işaret  ediyor olabilir. Belirtilerin görülme sıklığı ve şiddeti, kişiye bağlı  sebepler dışında, çalışma ortamının şekline ve kişinin alışkanlıklarına  göre de değişiklikler gösterecektir. Bu bağlamda, bilgisayar  kullanımının gözlerde yarattığı problemlerden ve çözüm önerilerinden  bahsetmek faydalı olacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bahsedilen yorgunluk belirtilerini kendisinde hisseden kişi ilk  olarak muayenesini yaptırıp, göz sağlığı hakkında bilgi edinmelidir;  çünkü bu belirtilerin en büyük nedeni gözlerdeki kırma kusurudur (gözlük  veya lens takmayı gerektirecek numara bozukluğu). Miyopi, hipermetropi,  astigmatizma gibi kırma kusurlarının olup olmadığı saptanarak bunların  gözlük camı veya lenslerle düzeltilmesi bu konudaki ilk aşamadır. Ayrıca  halen kullanılan gözlük camı veya lenslerin numaralarının yetersiz  kalması da göz yorgunluğuna sebep olabilecektir. Burada, halk arasında  yaygınca inanılan yanlış bir görüşe değinmek ve doğrusunu anlatmak  yerinde olacaktır; bilgisayar kullanımı insanların gözlerini bozmaz.  Ancak mevcut olan ve kişinin o ana kadar önemsemediği veya bilmediği   bir kırma kusurunun, belirtileriyle ortaya çıkmasına aracılık eder.  Çalışma koşulları çok aşırıya kaçmadıkça normal bir göz bilgisayar  karşısında bozulmaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yakın objelere bakarken gözlerde meydana gelen uyum değişiklikleri,  tıp dilinde akomodasyon olarak adlandırılır. Uzaktaki cisimden yakın bir  cisme bakıldığında, gözlerdeki birtakım küçük kaslar kasılarak, kristal  lens dediğimiz göz içindeki merceğin çapını  değiştirir, böylece gözler  yakına uyum sağlamış olur. Farklı uzaklıktaki objelerin her an net  görülebilmesi, ancak bu bahsettiğimiz akomodasyon mekanizmasının  sorunsuz  çalışabilmesiyle mümkündür. Mekanizmada yetersizlik oluşursa,  bilgisayar monitöründeki objelere ve/veya uzaktaki cisimlere bakarken  kısa veya uzun süreli geçici bir bulanık görme hali oluşur. Normal  şartlarda gözler, yakından uzağa ( veya uzaktan yakına) yarım saniye  içerisinde uyum sağlarlar, yani yakın objeye bakarken birden uzaktaki  cismi seçmek ve onu net algılamak bu süreyi geçmemelidir. Eğer bu süre  uzarsa uyum mekanizmasında yetersizlik söz konusudur. Bu durum göz  yorgunluğu ve baş ağrısına yol açacaktır, tedavisinde gözlükler  kullanılmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Akomodasyon (uyum) mekanizması, 40 yaşından sonra insanlarda doğal  bir süreç olarak yetersiz olmaya başlar ve 60 yaşlarında tam yetersizlik  gelişir. Bu duruma presbiyopi (yaşa bağlı yakın görme bozukluğu) adı  verilir. Tedavisi yakın okuma gözlüğüdür ve genellikle 35-40 cm’ lik  yakın okuma mesafesine göre ayarlanarak verilir. Ancak bilgisayar  karşısında çalışırken monitörler genellikle 70- 75 cm uzakta bulunur, bu  mesafeyi net görmek için ikinci bir yakın gözlük edinmek yararlı  olacaktır, çünkü esas yakın gözlüğüyle monitöre bakmak, mesafe  uygunsuzluğu nedeniyle  gözleri yoracaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bilgisayarlarda ekran özellikleri, gözleri etkileyen diğer bir önemli  faktördür. Çalışmalar sonucu anlaşılmıştır ki, gözler monitöre  baktığında tam bir kilitlenme (yani tam bir ekrana uyum) sağlanamamakta,  yukarda bahsettiğimiz küçük göz kasları sürekli kasılıp gevşemekte ve  kristal göz merceği devamlı şekil değiştirmektedir; bunun anlamı  gözlerin ekrana tam odaklanamamasıdır, tabii ki sonucunda göz yorgunluğu  şikayetleri başlayacaktır. Bu sebeple, göz sağlığı açısından,  kullanılan ekranlar yüksek çözünürlü ve düşük parlaklık oranlı  olmalıdır, büyük ve daha gelişmiş teknoloji ürünü ekranlar (LCD)  en  sorunsuz ekran tipleridir. Koruyucu filtre kullanılması hem yansımayı  azaltır, hem de düşük bir oranda da olsa monitörden yayılan radyasyonu  süzer. Teknik bir bilgi olarak, 14’’ lik monitörlerin, yeni teknoloji  ürünü düşük radyasyonlu büyük monitörlere oranla on kat daha fazla  radyasyon yaydığını burada vurgulayalım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Gözlerde kuruma hissi, bilgisayar kullanıcılarının en sık  karşılaştığı sorundur; yanma, batma, kaşınma, göz yaşarması ve kızarma  ile kendini belli eder. Bu durum kontakt lens kullananlarda daha  belirginleşir, sebebi lensin doğallığını koruyan gözyaşı tabiatının  monitör karşısında değişmeye başlamasıdır. Gözdeki kuruma hissinin en  büyük sebebi, monitöre bakarken normalin 1/3’ üne inen göz  kırpmalarıdır, çünkü insan yakındaki bir objeye dikkatini verdiğinde  refleks olarak daha az göz kırpmaya başlar. Gözkapakları her kırpmada  gözyaşını kornea dediğimiz saydam tabakaya yayıp, oksijenlenmesini,  nemlenmesini ve beslenmesini sağladıkları için, az kırpıldığında gözler  kuru kalacak ve batmaya başlayacaktır. Diğer bir sebep monitörün göz  hizasının üzerinde bulunmasıdır, bu durumda gözler yukarı doğru  bakacağından kapaklar daha açılmış kalacak, bu da göz yaşının  buharlaşmasını arttırarak kurumaya yol açacaktır. Ayrıca, çalışma  ortamındaki havalandırmanın nem oranının yüksek olması ve  havalandırmanın direk göze doğru gelmesi de gözlerde kurumaya yol  açabilecektir. Bilgisayar kullanırken, sayılan bu etkenlerden gözlerin  kurumasını önlemek için, göz kırpma sayısını bilinçli olarak arttırmak,  belirli aralıklarla uzağa bakarak göz kırpma refleksini normale  döndürmek alınacak önlemler arasındadır. Monitörü göz hizasının altına  yerleştirmek gerekir, bunun ayarı monitörün üst kenarının göz  seviyesinin biraz altında kalmasını sağlayarak yapılabilir. Bu  önlemlerle geçmeyen göz kuruması, suni gözyaşı damlalarıyla tedavi  edilmek durumundadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Gözlerimizde, fazla ışığın içeri girmesini ve gözü rahatsız etmesini  engelleyen bir mekanizma bulunmaktadır. Aşırı parlak bir ışık bu  mekanizmayı otomatik olarak devreye sokar ve gözün daha fazla çalışarak  efor sarf etmesine neden olur. Bunun uzun sürmesi durumunda gözler  yorulacak, bu aşırı ışıklı ortamdan rahatsız olduğunu, yorgunluk  belirtilerini ortaya çıkararak anlatmaya çalışacaktır. Çalışma ortamında  direk göze gelen bir ışık kaynağını ortadan kaldırmak gerekir,  pencereden sızan ışığın arkaya alınması da gözleri rahatlatacaktır.  Kullanılacak ışık kaynağının, arkadan, omuz hizasından monitöre veya  çalışma masasına düşecek şekilde ayarlanması gerekir. Ayrıca monitörün  kontrast ve parlaklık ayarının da uygun bir şekilde ayarlanması yerinde  olacaktır,  ekran zemin renginin  açık, yazı karakterlerinin ise koyu  renklerde tercih edilmesi gözlerin zorlanmasını önleyecektir.&lt;br /&gt;Bilgisayar karşısında çalışırken, gözlerin sağlığını korumanın en güzel  yolu, onları sık sık dinlendirmektir. Her yarım saatte bir ara vermek,  birkaç saniye kapalı tuttuktan sonra uzaktaki bir objeye bakıp gözleri  rahatlatmak yeterlidir. Çalışma masası ve sandalyesinin ergonomi  kurallarına uygunluğu vücudu da rahatlatacaktır. Uzun süreli  çalışmalarda, saat başı yapılacak basit vücut egzersizleri, diri kalmaya  yardımcı olacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p style="text-align: right;"&gt;Op.Dr. Özcan Karakurt&lt;br /&gt;Göz Hastalıkları Uzmanı&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-1470400123711886009?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/1470400123711886009/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=1470400123711886009' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/1470400123711886009'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/1470400123711886009'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/11/bilgisayar-ve-goz-yorgunlugu.html' title='Bilgisayar ve Göz Yorgunluğu'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-1341038742060810459</id><published>2010-11-12T12:25:00.000-08:00</published><updated>2010-11-12T12:26:49.220-08:00</updated><title type='text'>Göz ve Baş Ağrısı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:Z1ul6HDmxo512M:http://www.haberzade.com/images/9/23110rbmigren_200.jpg&amp;amp;t=1"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 160px; height: 160px;" src="http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:Z1ul6HDmxo512M:http://www.haberzade.com/images/9/23110rbmigren_200.jpg&amp;amp;t=1" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Başağrısı insanların en sık rastlanan rahatsızlıklarındandır.  Başağrısı için milyonlarca lira  harcaması bunun kanıtıdır. Birçok kişi  başağrısının genellikle ciddi olmadığını ve sıklıkla tansiyona bağlı  olduğunu bilir. Birçok insanda yanlış olarak göz ağrısı ve gözlük  ihtiyacı başağrısınıa çok sık sebep olduğunu sanırlar. Göz ağrısı ve  gözlük ihtiyacı başağrısının önemli sebeplerinden değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sebepler ve Belirtiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bütün başağrıları şu gruplara ayrılabilir: &lt;/p&gt; &lt;p&gt;   1. Kas kasılması&lt;br /&gt; 2. Migren&lt;br /&gt; 3. Baş, göz, kulak, diş v.b hastalıkları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kas kasılması başağrısı en sık görülen tiptir. Boyundaki ve kafa  tabanındaki kasların kasılması sonucu ağrı ortaya çıkar Ağrı genellikle  kas kasılmasının olduğu yerde hissedilmez. Bunun yerine  alın, şakak  yada göz çukurlarına yansıtılır ve buralarda hissedilir. Bu da ağrının  sebebi konusunda hastayı yanıltır, çünkü ağrı başta yada hatta gözlerde  lokalize olur. Bununla birlikte olay boyun kaslarından  kaynaklanmaktadır. Kas kasılmasına bağlı başağrısı, günlük yaşantı  sırasında iş yada evdeki stres sırasında ortaya çıkan geçici tansiyon  yükselmesi sonucunda olabilir. Kötü pozisyonda çalışma yada uyuma, çok  uzun süre yakın çalışma sonunda da başağrısı olabilir. Bu vakalarda   başağrısı genellikle geçicidir ve basit ağrı kesicilerle kaybolur. Göz  rahatsızlığına bağlı başağrısı da kas kasılmasına  bağlı başağrısına  benzer ama belirgin olarak gözlerin fazla kullanılmasıyla her çeşit  başağrısı artar ama göze bağlı başağrısı ancak gözler aşırı  kullanıldığında ortaya çıkar. Bazı kas kasılmasına bağlı başağrıları  uzun süre ve emosyonel depresyonla bağlantılıdır. Öte yandan boyundaki  artrit, yüksek tansiyon ya da sıkıntı da (anksiyete ) buna sebep  olabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Migren de başağrısının en yaygın sebeplerindendir. Bu tipteki  başağrısının sebebi baştaki damar duvarlarının gerilmesidir. Bazı  insanlarda buna karşı bir eğilim vardır. Migren genellikle ailevidir ve  on kişiden birini etkiler. Küçük çocuklarda bile migren olabilir.  Hastaların migreni anlaması zordur çünkü değişik kişilerde değişik  belirti verebilir. Bazılarında kısa aralıklarla şiddetli başağrıları  olur. Bazılarında ise hareketli kesik çizgiler görüldükten sonra ortaya  çıkar. Kimileri başağrısı olmadan bunları görür , bazılarında ise başka  belirti olmadan şiddetli başağrısı vardır. Migrenin bazı karakteristik  özellikleri vardır. Ağrı genellikle devamlı değildir, sıklıkla başın bir  tarafında daha şiddetlidir, genellikle bulantı ve kusmayla birliktedir,  ve ciddi bir komplikasyonu yoktur. Migren streste ani artma ya da  azalmayla ortaya çıkabilir. Örneğin, saygısız birini misafir eden kişide  yada çok fazla çalışırken tatile başlayanlarda ortaya çıkabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hastalıklar başağrısının en seyrek sebebidir. Göze bağlı başağrıları  genellikle gözde ya da hastalığın olduğu tarafta kaşta hissedilir. Bu  başağrıları genelikle bulanık görme, ışık etrafında halkalar görme ve  ışığa duyarlık gibi diğer semptomlarla birliktedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kulak, diş, çene eklemi ya da fasiyel sinire bağlı başağrıları  genellikle olağan başağrılarından farklıdır ve bu fark sebebi bulmaya  yardım eder. Başağrısının sebebi yüksek kan basıncı da olabilir. Bu  nedenle, uzun süren yada tekraralayan başağrısını değerlendirmede kan  basıncı ölçümü yararlı olabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Beyin tümörü yada hastalıklarının sebep olduğu başağrısı seyrek  görülür ve ağrının belli bazı özellikleri vardır . Örneğin, çok ani  olarak  ortaya çıkabildiği gibi birkaç hafta yada ay içinde giderek  şiddeti artabilir. Başağrısının  şiddeti vücudun pozisyonuna bağlı  olarak değişebilir, bazen baş aşağı eğildiği zaman olağanüstü şiddetli   hale gelir. Sıklıkla uyuşukluk, baş dönmesi ve halsizlikle birliktedir.  Bu tip başağrılarının hemen hemen hepsi zamanla daha kötüleşir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başağrısı sık rastlanan bir rahatsızlıktır. Uzun süreli yada  tekrarlayan  başağrısında tam bir tıbbi muayene tavsiye edilir. Aile  doktoru  başağrısının sebebini bulmaya yardımcı olabilir. Başağrısı  sıklıkla  gözlerde bozukluk olduğunu düşündüren belirtiler verdiği için,  birçok kişi gözlerini muayene ettirir. Göz doktorunuz göz yada başka  hastalıklarınızı yada başağrısının diğer sebeplerini teşhis edebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Göz doktoru tam bir göz bakımını sağlamak üzere eğitilmiş ve bu  konuda uzmanlaşmış bir doktordur. Tam bir göz bakımı , göz muayenesi ,  gözlük reçetesi yazma , göz bozukluk ve hastalıklarının teşhisi ve  bunların uygun tıbbi yada cerrahi yöntemlerle tedavisini içine alır.  Sadece göz doktoru tam bir göz bakımı yapabilir. Göz doktorunuz gözünüzü  muayene ederken  vücudunuzun başka sistemlerindeki hastalıkları da   ortaya çıkarabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Gözler genellikle başağrısına sebep olmazlar ve yeni gözlükler  genellikle şikayetleri gidermede yararlı değildir. Eğer  göz   hastalığınız varsa göz doktorunuz bunu teşhis eder ve tedavisini  düzenler. Eğer başağrısının başka bir  sebebi varsa daha ileri tetkikler  yapılmasını ve başka bir uzmana gitmenizi tavsiye eder. Ne olursa olsun  başağrısı olan bir hastanın değerlendirilmesinde göz doktoru tarafından  yapılacak tam bir göz muayenesinin çok önemi yoktur.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-weight: bold;"&gt;TEDAVİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başağrısı tedavisi sebebine bağlıdır.Eğer önemli bir hastalık  bulunmuşsa bunun tıbbi yada cerrahi olarak tedavisi gereklidir. Eğer  sebep depresyon yada anksiyete ise hastanın aile doktoruna yada  psikiatriste başvurulur. Eğer sebep migren yada yüksek tansiyon ise  teşhisin kanıtlanması ve bu konunun uzmanının tedavisi en iyi çözümdür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başağrısı çok sık görüldüğü için  ağrının herhangi bir hastalık  belirtisi olup olmadığı konusunda  doktorunuza yardım edebilirsiniz.  Eğer değilse , vereceğiniz bilgi doktorun sizin için uygun tedaviyi  düzenlemesine yardımcı olabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başağrısı seyrek olarak göz hastalığına yada gözlük ihtiyacına bağlı  olmasına rağmen göz doktorunuz bunun sebebini bulmaya yardım edebilir.  Göz doktorunun tıbbi eğitimi doğru teşhisi bulmayı sağlar. Eğer  başağrısının sebebi gözlük ihtiyacı ise göz doktoru bunun için reçete  yazar.&lt;/p&gt; &lt;p style="text-align: right;"&gt;Prof.Dr.Ahmet Gücükoğlu&lt;br /&gt;IÜ İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları AD.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-1341038742060810459?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/1341038742060810459/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=1341038742060810459' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/1341038742060810459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/1341038742060810459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/11/goz-ve-bas-agrs.html' title='Göz ve Baş Ağrısı'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-230119785449024696</id><published>2010-11-12T12:20:00.000-08:00</published><updated>2010-11-12T12:23:56.325-08:00</updated><title type='text'>Panik Bozukluk nedir ? (Panik Atak)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.controlpanicattacks.info/images/panic_attack_pic.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 401px;" src="http://www.controlpanicattacks.info/images/panic_attack_pic.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kalbim birden çok hızlı çarpmaya başladı. Göğsümde bir  sıkıntı hissi vardı ve terliyordum. Nefes alamıyor ve kendimi  boğulacakmış gibi hissediyordum. Bir kalp krizi geçirmekte olduğumu  düşündüm. Ölüm korkusu tüm benliğimi sarmıştı. O gün bu gündür ne zaman  bu hal üzerime gelse, hemen bir sağlık kuruluşuna başvuruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Panik  Bozukluğu, ani olarak, beklenmedik bir anda ve yerde ortaya çıkan ve  "panik atağı" olarak adlandırılan yaşantılarla kendini gösteren bir  hastalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir panik atağı sırasında aşağıda sıralanan belirtiler görülür: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çarpıntı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nefes darlığı ya da boğulacakmış gibi olma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Terleme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Titreme ya da sarsılma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bulantı ya da karın ağrısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uyuşma ve karıncalanmalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gerçekdışılık duyguları ya da benliğine yabancılaşma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ölüm korkusu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kontrolünü kaybedeceği ya da delireceği korkusu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu  belirtilere bir tehlike beklentisi veya sonunun geldiği düşüncesi ve  atağın ortaya çıktığı ortamdan kaçma dürtüsü de çoğu kez eşlik eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir  panik atağı sırasında bu belirtilerin hepsi görülmeyebilir. Panik atağı  en temel özelliği; yukarıda sıralanan bedensel ve duygusal  belirtilerden en az dördünün bulunduğu, şiddetli bir korku ve  huzursuzluk ile karakterli bir süreç oluşudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik  atakları-Panik Bozukluğu dışında-Anksiyete Bozuklukları başlığı altında  toplanan diğer psikiyatrik hastalıklarda da görülebilmektedir. Söz  gelimi "aşırı ve anlamsız bir korku hali" olarak tanımlayabileceğimiz  fobiler, tiroid hastalıkları (hipertiroidi ve guatr gibi), bir kalp  kapakçığı bozukluğu olan mitral valv prolapsusu (MVP) diabet, epilepsi  (sara), astım, koroner arter hastalığı ve diğer bazı fiziksel  hastalıklar panik atağının görüldüğü durumlar arasındadır. Alkol, esrar,  kokain, uyarıcı ilaçlar ve diğer bazı maddelerle ilintili olarak da  panik atakları görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik Bozukluğunu daha iyi  anlayabilmek için depremle arasındaki benzerliklerden söz edilebilir.  Deprem de tıpkı panik atağı gibi; ortada görülen hiçbir neden yokken,  herhangi bir anda, herhangi bir yerde ve ani olarak ortaya çıkar. Deprem  anında da kişiler korkuya ve paniğe kapılır, öleceklerini düşünür ve  bulundukları yerden kaçmak için güçlü bir dürtü duyarlar. Deprem  sonlanınca da insanlar biraz rahatlarlar, ancak yeniden olabileceği  düşüncesiyle korkulu bir beklenti içine girerler. Deprem de tıpkı panik  atağı gibi tekrarlayıcı özelliktedir. Bilindiği gibi son zamanlarda  ülkemizde birçok deprem yaşandı ve konunun uzmanları "deprem insanı  öldürmez, binalar öldürür" sloganını işlediler. Aynı şekilde panik atağı  da insanı öldürmez; ancak atak sırasında ne yapacağını bilmek,  hastalığın tedavisinde çok önemlidir. Tıpkı bir Japon'un deprem  olduğunda ne yapacağını bilen, soğukkanlı ve güvenli tavrı gibi, siz de  panik atağınızla baş edebilmelisiniz, yani söz yerindeyse  Japonlaşmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik Bozukluğu tanılı hastaların % 75-80'i  kadındır. Toplum içinde görülme sıklığının % 1,5-3,5 arasında olduğu öne  sürülür. Hastalığın başlangıç yaşı çok değişken olsa da, genellikle  ergenliğin son dönemleri ile otuzlu yaşlar arasında kalan döneme  rastlar. Çocukluk döneminde görülmesi enderdir. Başlangıcının 45  yaşından sonra olması ise olağan değildir, fakat görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tipik  bir panik atağı dakikalarla sınırlıdır. Çoğunlukla 5-10 dakika veya  20-30 dakika ya da ender olarak bir veya birkaç saat sürebilir. Panik  ataklarının sıklık ve şiddeti değişkendir. Söz gelimi bazı kişilerde  ortalama haftada bir ya da daha sık görülürken, bazıları haftalar hatta  aylar boyunca hiçbir atak geçirmeyebilirler. Hastalığın olağan seyri  kronik fakat inişli çıkışlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik atağı ile başvuran hasta,  korkusunu şiddetli olarak tanımlar ve kontrolünü kaybedeceğini,  delireceğini ya da öleceğini düşündüğünü söyler. Özellikle çarpıntı,  göğüs ağrısı göğüste sıkıntı hissi, boğulacakmış gibi olma, nefes  darlığı gibi yakınmaları nedeniyle bir kalp krizi geçirdiğini zanneder.  Panik bozukluğu bulunan hastaların önemli bir bölümünün, en azından  başlangıçta psikiyatrik kurumlara başvurmadıkları görülmektedir. Bu  hastaların % 39'u, kalp krizi geçirdikleri korkusuyla bir kalp  hastalıkları uzmanına başvurmaktadırlar. Sağlık kurumlarının acil  servisleri de, en çok başvurulan yerler arasındadır. Buralarda nabız ve  tansiyon ölçümleri yapılır, elektrokardiografileri çekilir. Nabızlarının  arttığı, bazılarının tansiyonunun ılımlı derecede yükseldiği  saptanabilir. Elektrokardiografileri genellikle normaldir. Hastayı  muayene eden hekim, çoğu kez bu şikayetleri açıklayabilecek bedensel bir  hastalık saptayamaz. Panik atağı genellikle 10-30 dakika sürdüğünde  hasta, acil servise veya bir hekime ulaşıncaya ve de yukarıda belirtilen  muayene ve tetkikler yapılıncaya kadar zaten atağın hükmü de  geçmektedir. Ayrıca doktora başvurmanın ve içinde bulunulan ortamın  verdiği güven duygusu da atağın hafiflemesinde rol oynamaktadır. Hastaya  "önemli bir hastalığının bulunmadığı, bir kalp krizinin söz konusu  olmadığı, yaşadığı bu durumun psikolojik olabileceği ve bir  psikiyatriste başvurmasının yararlı olacağı" söylenir. Bazen ise  çarpıntı giderici veya tansiyon düzenleyici bir ilaç da  önerilebilmektedir. Oysa ki çarpıntı giderici ilaçlar, Panik  Bozukluğu'nun tedavisinde yardımcı olarak bazen verilebilmekle birlikte,  yüzde yüz gerekli de değildir. Günler ilerledikçe hastada başka panik  atakları da görülür ve kişi bunların nedenini .bilmekte yetersiz  kalarak, kendisinde nedeni saptanamayan ciddi bir bedensel hastalık  bulunduğu düşüncesiyle, kesin tanı ve tedavi için uygun bir uzman  aramaya başlar. Tekrarlanan tıbbi incelemelere ve verilen "önemli bir  şeyiniz yok" güvencelerine rağmen kaygıları giderilemez ve hayati bir  hastalıkları olmadığı konusunda ikna edilemezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acil servise  her başvurduğumda önemli bir şeyim olmadığını, kalbimin sağlam olduğunu  söylüyorlar. Hiçbir yoksa neden zaman zaman bu krizleri yaşıyorum?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik  ataklarının süregelmesi sonucunda bazı hastalarda zamanla "evde tek  başına kaldığım zaman, aynı durum ortaya çıkarsa, düşüp bayılacak  olursam, ya yardımıma kimse gelmezse, ölürsem... " biçimindeki  düşünceler sonucu evde yalnız kalamama; "Sokağa çıktığımda  rahatsızlanırsam ne yaparım? Kontrolsüz davranışlarda bulunarak, ele  güne rezil olursam..." gibi düşünceler sonucunda yalnız başına sokağa  çıkamama ve yardım gelemeyeceğini var saydığı otobüs, asansör,  süpermarket vb. gibi ortamlara girememe davranışları ortaya çıkar. Artık  toplumsal ve mesleki etkinliklerden kaçınma başlamıştır. Toplumsal  ilişkileri bozulmaktadır, işlerini aksatmaktadırlar. Panik atağın ya da  atakların ardından ortaya çıkan bu tabloya tıp dilinde, "agorafobi" adı  verilir ve artık teşhisleri "Agorafobili Panik Bozukluğu" olmalıdır.  Agorafobi; hastalığın herhangi bir aşamasında ortaya çıkabilirse de,  genellikle tekrarlayıcı panik atakların yaşandığı ilk yıl içinde  görülür. Ancak Panik Bozukluğu olan her kişide de agorafobi  oluşmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Pasaj, sinema, galeri türü kapalı yerlere ve  kalabalık ortamlara; yalnız olarak ya da yanında birisi olsa da  giremiyorum. En çok korktuğum şey ise tek başına soka­ğa çıkmak... Bunu  zaman zaman deniyorum; ama heyecanlanıyorum, korkuyorum ve panikliyorum.  Bu ve benzeri şeyleri yapabilmek için birine ya da birilerine bağımlı  olmak beni çok üzüyor ve kahrediyor. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik Bozukluğu bulunan  hastaların bir bölümü gerginliklerini alkolle veya bağımlılık yapabilen  ilaçlarla gidermeye çalıştıkları için, zamanla alkole ya da ilaca  bağımlı duruma gelebilirler. Sorunlarına bir de "madde bağımlılığı"  eklenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca bir moral çöküntüsü hastalığı olan depresyon da, Panik Bozukluğu tanılı hastalarda oldukça sık olarak görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya  kadar hakkında en çok bilinmesi gerekenleri aktardığımız bu hastalık  konusunda son olarak şunu söylemeliyiz: 1871'den başlayarak daha çok bir  kalp hastalığı gibi kabul edilen bu tablo, 1980'den bu yana "Panik  Bozukluğu" adı altında psikiyatrik bir hastalık olarak ele alınmakta,  nedeni ve tedavisi üzerindeki bilgiler ise gün geçtikçe artmaktadır.    &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-230119785449024696?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/230119785449024696/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=230119785449024696' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/230119785449024696'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/230119785449024696'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2010/11/panik-bozukluk-nedir-panik-atak.html' title='Panik Bozukluk nedir ? (Panik Atak)'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-8195649931587722767</id><published>2007-08-03T17:36:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:40:07.191-07:00</updated><title type='text'>Zayıflatan 6 Taktik</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1. Arkadaş desteği alın&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar hedeflerine, başarılarını konuşacak veya fikir edinebilecek arkadaş, terapist, eş, sevgililer sayesinde ulaşır. Eğer bu tip biriyseniz zayıflama problemlerinizi aşarken, yargılamayan, koşulsuz destek veren birileriyle olun. Arkadaşlarınızın desteğiyle iyiye gittiğinizi düşünüyorsanız&lt;br /&gt;onlara danışmayı sürdürün.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;2. Yavaş yiyin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yemeğin tadını alın.. Yumuşaklığının veya sertliğinin tadını çıkarın.. Her iki çiğnemede çatalınızı bir kenara koyun, yemeğin tadını çıkarın ve yemek boyunca su yudumlayın..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;3. Yanınızda her zaman şekersiz sakız bulundurun&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şekersiz sakız, canınız tatlı istediğinde ağzınızı meşgul etmenizi sağlar. Bu nedenle daha az atıştırma ihtiyacı hissedersiniz. Dişlerinizi fırçalamadığınız zaman dişlerinizin temiz kalmasını sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;4. Dilinizi şok edin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yemek yerken özgür olun. Acı, acılı ve baharatlı yemeklerden tadın. Acı ve düşük kalorili içecekler doymuş hissetmenizi ve yeterince su almanızı sağlar. Acı sonra yanma hissi olduğunda, yeşil çay veya bitkisel çay için. Sıcak diyet kakao atıştırmadan daha uzun süre sizi tok tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;5. İyi uyuyun&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Uyku sırasında vücudunuz dinlenir ve enerji depolar. Eğer besleyici ve hafif yemekler yersek gün boyu daha zinde düşünür ve güçlü oluruz. Ayrıca uyku, kilo almanıza neden olan hormonal dengesizlikleri, iştah artıran leptini düzenler. Yeterince uyumazsanız, kilo almaya neden olan veya açlık hissi veren hormonlar düzensiz çalışır. Bu nedenle kilo alır veya çok acıkırsınız. Bunun nadir olduğunu düşünmeyin ve beslenme planı yapın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;6. Büyük beden kıyafetlerinizi bağışlayın&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Başarıyla kilo verdiyseniz. İlk iş eski kıyafetlerinizi birilerine verin. Eğer dolapta saklamaya devam ederseniz, bilinçaltınıza onları yeniden giyebileceğiniz yerleşir ve kilo alırsınız. En güzeli ise, yediklerinize her zaman dikkat ederek yayaşın, formda ve güzel kalın...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-8195649931587722767?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/8195649931587722767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=8195649931587722767' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8195649931587722767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8195649931587722767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/zayflatan-6-taktik.html' title='Zayıflatan 6 Taktik'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-8824236853641714587</id><published>2007-08-03T17:31:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:36:39.885-07:00</updated><title type='text'>Anti aging vitaminler</title><content type='html'>Sağlıklı yaşamak ve birçok hastalığa yakalanmadan önüne geçebilmek için, anti aging vitaminlerin bir kısmını besinlerle, bir kısmını da hazır olarak almak gerekiyor. İşte uzun ve sağlıklı yaşamın sırrı: Anti aging vitaminler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Vitaminler, yağda eriyenler ve suda eriyenler şeklinde ikiye ayrılır:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yağda eriyenler (yağda erimemişlerse bağırsakta  emilmezler)&lt;br /&gt;A vitamini&lt;br /&gt;D vitamini&lt;br /&gt;E vitamini&lt;br /&gt;K vitamini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Suda eriyenler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;B vitaminleri&lt;br /&gt;B1 (tiyamin)&lt;br /&gt;B2 (riboflavin)&lt;br /&gt;B3 (niasin)&lt;br /&gt;B5 (pantotenikasit)&lt;br /&gt;B6 (piridoksin)&lt;br /&gt;B12 (siyanokobolamin)&lt;br /&gt;Biyotin&lt;br /&gt;Kolin&lt;br /&gt;Folikasit&lt;br /&gt;İnositol&lt;br /&gt;Paraaminobenzoik asit&lt;br /&gt;C vitamini&lt;br /&gt;                 &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yağda eriyen vitaminler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A Vitamini (yağlı yiyeceklerle alınması şart)&lt;br /&gt;Diğer adıyla görme vitamini; embriyonun gelişmesi ve büyüme için gerekli hücrelerin çoğalmasını sağlar. Bronş, ağız, yemek borusu, mide, bağırsak ve vajina iç derisini (mokoza) korur. Aknelerin oluşmasını engeller. Aynı zamanda antioksidan olduğundan kanseri önlemede rol oynar.&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Balık, et, karaciğer, yumurta, süt ve peynir.&lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 1 mgr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aşırısı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yağda eriyen idrarla atılmaz. Karaciğerde nötralize edilir. Uzun zaman yüksek dozda alınırsa, iştahsızlık, deri kuruması, saç dökülmesi, kemik ağrıları olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;D Vitamini &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ön maddesi deri altında bulunur. Güneş ışınlarının etkisiyle D vitaminine dönüşür. Bu vitamin, kalsiyum ve fosforun bağırsakta emilimi ve vücutta kullanımı için gereklidir. Kuvvetli kemik ve dişler, bu vitaminin kalsiyumu buralara yerleştirmesiyle olur.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir, mantar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 5 mgr.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Az kalsiyum ve fosfor alınmasına bağlı olarak kemiklerde yumuşama görülür.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Aşırısı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bulantı ve kusma yapar. Böbreklere zarar verir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar için önemli:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çocukların güneşin dik gelmediği saatlerde açık havada gezdirilmesi durumunda, deri altındaki ön madde D vitaminine dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;E Vitamini&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Serbest radikallerin hücre zarındaki yağı oksitlenmesine ve böylece kanser oluşumuna engel olur.&lt;br /&gt;- Kötü huylu (LDL) kolesterolün serbest radikaller vasıtasıyla oksitlenip damar çeperine çökerek sertliği (ateroskleroz) yapmasını engeller. Böylece yüksek tansiyon, kalp krizi, felç gibi hastalıklar önlenmiş olur.&lt;br /&gt;- Bağışıklık ve savunma sistemini güçlendirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yüksek tansiyon, kalp krizi, felç gibi hastalıkların erken yaşta gelişmesine neden olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sızma yöntemiyle üretilmiş sıvı yağlarda ve bu yağların elde edildiği yiyecek maddelerinde bulunuyor.&lt;br /&gt;100 gr. keten tohumunda   57 mgr.&lt;br /&gt;100 gr. fındıkta    26 mgr.&lt;br /&gt;100 gr. bademde    25 mgr.&lt;br /&gt;100 gr. ayçiçeği yağında   50 mgr.&lt;br /&gt;100 gr. mısır yağında   31 mgr.&lt;br /&gt;100 gr. zeytinyağında   13 mgr. E vitamini bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 15 mgr. civarındadır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;K Vitamini&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kanın pıhtılaşmasında görev alır. Minarellerin kemiklere yerleşmesi ve kemik tamiri için gereklidir.&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Lahana, ıspanak, brokoli, brüksel lahanası, karnabahar, tam tahıl ürünleri, peynir, et karaciğer, bitkisel yağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 80 mikrogram.&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Özellikle çocuk ve yaşlılarda görülebilir. Kanamalara neden olabilir. Dişlerin fırçalanması esnasında uzun süren kanamalar dikkati çeker. Bunun için çocuklara ve yaşlılara dışarıdan K vitamini takviyesi yapılmalı.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;     &lt;br /&gt;Suda eriyen vitaminler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;B1 Vitamini (tiyamin)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinir ve kaslar için gerekli olan karbonhidratların sağlanması ve metabolize edilmesi için gereklidir. Kan dolaşımı ve beyin fonksiyonlarına yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahıl ürünleri ve kabuklu pirinç, ayçiçeği çekirdeği, yağsız et, balık ve bezelye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nadir olmakla beraber azlığı durumunda yorgunluk, iştahsızlık, konsantrasyon bozukluğu, el ve ayaklarda hissizlikle beraber, felç durumu ve ölüme de neden olabilen beriberi hastalığı görülür.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aşırısı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdrarla atıldığı için yan etkisi tespit edilmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;B2 Vitamini (riboflavin)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cilt, saç ve tırnakların oksijen kullanımı için gereklidir. Katarakt tedavisinde faydalıdır.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Et, balık, kuruyemişler, karaciğer ve tahıllar ürünleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 1,5-2 mikrogram.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Alkolik yaşlılarda bu vitamin azlığı nedeniyle deri lezyonları, yorgunluk ve konsantrasyon bozukluğu görülür. Fazlası idrarla atılır.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;B3 vitamini (niasin)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı bir beyin ve güzel bir cilt için gerekli bir vitamin. Metobolizmanın tüm safhalarında yer alır. Derin nemi ve mide, safra kesesi sıvılarının salgılanması için gerekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Et, balık, kuruyemişler, karaciğer, tahıllar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 15 mgr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ağız ve bağırsak derisinde değişiklikler, baş ağrısı, baş dönmesi ve uykusuzluk.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;B5 Vitamini (pantotenikasit)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Deri için ve saçların uzaması için gerekli vitamindir. Metabolizmanın tümüne iştirak eder. Yağ, karbonhidrat ve protein parçalanmasında rol alır. Kolesterol sentezinde yardımcı olur. Özellikle başta kortizon olmak üzere, böbrek üstü bezi hormonlarının üretimine yardımcı olur.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Et, tavuk, balık, baklagiller, tam tahıl ürünleri, süt ve süt ürünleri.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 6 mgr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Doğada bol olduğu için çok nadir görülür.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;B6 Vitamini (piridoksin)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bebeklerin sağlıklı gelişmesi için gereklidir. Çocukların büyümesi, sinir sistemlerinin gelişmesi ve kan yapımı için bu vitamine ihtiyaçları vardır.&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tavuk, et, balık, yumurta, sarısı, baklagiller ve tam tahıl ürünleri.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 2 mgr.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Azlığı durumda göz ve kulak çerçevesinde deri değişiklikleri, ağız içi ve dudaklarda yaralar görülür. Ancak azlığına çok ender rastlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;B12 vitamini (siyanokobolamin)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kan yapımı için gereklidir. Demirin kullanımını kolaylaştırır. Yağın yanmasını kolaylaştırır. Sinir sistemi, ağız  ve boğaz derisinin yapımında rol alır.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Balık, et, yumurta, tavuk ve peynir.&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 3 mikrogram.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Pek rastlanmıyor. Kansızlık, yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu gibi durumlar özellikle vejetaryenlerde sık görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Biotin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Saç, deri ve tırnakları güçlendiren, güzelleştiren vitamindir. Kan ve deri hücrelerinin üretimi için gereklidir.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yumurta, karaciğer, kuruyemişler, soya fasulyesi, tam tahıl ürünleri ve sebzeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç 30-100 mikrogram.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Nadiren görülür. Zayıf ve erken kırlaşmış saçlara ve kuru bir cilde neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İnositol&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Damar sertliğini önlediğine inanılıyor. Bunu da kolesterolü düşürerek yapıyor. Saçların uzamasına yardımcı oluyor.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Damar sertliği ve saç dökülmesine neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tam tahıl ürünleri, bira mayası ve baklagiller.&lt;br /&gt;         &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Folik asit&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Beyin fonksiyonları için hayati önemi vardır. Ana rahminde gelişmekte olan bebeğin beyin, sinir ve sinir sistemi gelişimi için bu vitamine ihtiyaç vardır. Kan hücrelerinin yapımı için de gereklidir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynakları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Karaciğer, yumurta, tam tahıl ürünleri, kuruyemişler, baklagiller, yeşil sebzeler ve süt ürünleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük ihtiyaç: 300 mikrogram.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azlığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kansızlığa neden olur. Ağızda yaralar, dudaklarda çatlaklar, ruhsal durumda değişmeler ve bellek zayıflığı görülebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-8824236853641714587?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/8824236853641714587/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=8824236853641714587' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8824236853641714587'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/8824236853641714587'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/anti-aging-vitaminler.html' title='Anti aging vitaminler'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3905775789669730473</id><published>2007-08-03T17:29:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:31:13.309-07:00</updated><title type='text'>Salatayla Haftada 3 Kilo Verin</title><content type='html'>Sağlıklı ve formda kalmanızı sağlayan salata diyeti ile haftada 3 kilo verebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyetisyen Aşkın Yüsek'in hazırladığı salata diyetiyle bir haftada 3 kilo verebilirsiniz. 5 öğün olarak planlanan diyette salataları farklışaltırabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci gün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah&lt;br /&gt;75 gram siyah üzüm, 120 gram kavun ve yarım papayadan oluşan bir meyve salatası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;Bir dilim yağsız labne sürülmüş kepek ekmeği, yanında maydanoz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle&lt;br /&gt;Taze fasulyeli, tavuk göğüslü marul salatası için, 100 gram taze fasulyeyi dilim dilim doğrayıp, sekiz - on dakika tuzlu suda haşlayın. Bir adet küçük soğanı ince ince doğrayın. 75 gram marulu ellerinizle parçalayın. Haşlanmış fasulyeyi, soğanı ve salatayı büyük bir kaseye koyun. İçine bir yemek kaşığı sirke dökün, tuz ve karabiber serpin. Önceden haşladığınız 125 gram tavuk göğüsünü salataya ilave edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;Bir adet kivi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam&lt;br /&gt;Salatalıklı, peynirli sandviç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci gün&lt;br /&gt;Sabah&lt;br /&gt;İki dilim reçelli kepek ekmeği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;150 gram yağsız yoğurt&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle&lt;br /&gt;Şef salatası için, yarım adet kıvırcık salata, 50 gram mozarella peyniri, bir adet yeşil biber ve iki adet havuçtan oluşan salatayı sirke, zeytinyağı, tuz ve biberle tatlandırın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;75 gram siyah üzüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam&lt;br /&gt;Mantarlı omlet için, 200 gram mantarı küçük küçük doğrayın ve mantarları üstü kapalı bir tavada birkaç dakika kızartın. Tuz ve karabiberle tatlandırın. Bir adet yumurtayı, iki yemek kaşığı su ve üç yemek kaşığı parmesan peyniriyle karıştırın. İçine dereotu ve maydanoz ekleyin. Yumurtayı mantarlara ilave edin, beş dakika pişirdikten sonra çıkarın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü gün&lt;br /&gt;Sabah&lt;br /&gt;Bir dilim peynirli kepek ekmeği, yanında bir adet domates ya da salatalık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;100 gram karpuz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle&lt;br /&gt;Biberli patates salatası için, 200 gram patatesi yirmi dakika haşlayıp, dilimleyin. Bir adet kırmızı biberi ve bir adet taze soğanı ince ince doğrayıp patatesle birlikte büyük bir kaseye koyun. İçine bir yemek kaşığı sirke, tuz, karabiber ve maydanoz ekleyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;125 ml. taze sıkılmış portakal suyu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam&lt;br /&gt;Bir kase light yoğurt, dört yemek kaşığı haşlanmış sebze (brokoli, karnabahar ya da kabak) ve iki dilim kepek ekmeği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü gün&lt;br /&gt;Sabah&lt;br /&gt;Kepek ekmeğinden oluşan kaşarlı ve domatesli tost. Yanında taze sıkılmış portakal suyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;75 gram siyah üzüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle&lt;br /&gt;Mantarlı salata için, 200 göbek salatayı ince ince doğrayın. Salataya bir çay kaşığı zeytinyağı, bir yemek kaşığı sirke, tuz, karabiber ve bir çay kaşığı hardal ekleyin. 75 gram kıvırcık salatayı, dört adet mantarı ve bir elmayı ince ince doğrayıp derin bir tabağın içine yayın. Üzerine göbek salatayı koyun. Yanında iki adet susamlı galeta yiyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;Bir dilim etimek ve 100 gram domates&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam&lt;br /&gt;Peynirli turplu salata için, 40 gram yağsız peyniri, 150 gram dilimlenmiş salatalık ve bir demet doğranmış küçük kırmızı turpla karıştırın. İçine iki yemek kaşığı sirke, yarım çay kaşığı zeytinyağı, tuz ve karabiber ekleyin. Yanında bir dilim kepek ekmeği yiyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşinci gün&lt;br /&gt;Sabah&lt;br /&gt;100 gram yağsız labne peynirini, ince kıyılmış yarım adet kırmızı biberle karıştırın. Bu biberli karışımı iki dilim kepek ekmeğine sürün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;250 ml. domates suyu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle&lt;br /&gt;Hardal soslu salata için, bir adet yumurtayı haşlayın. 50 gram yoğurdu, bir çay kaşığı limon suyu ve bir çay kaşığı hardalla karıştırın. 50 gram kıvırcık salatayı ve bir adet domatesi küçük küçük doğrayın. Salatayı, domatesi ve yumurtayı derin bir kaseye koyun ve sosu üzerine dökün. İsterseniz yanında iki adet kepekli galeta yiyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;Bir adet kivi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam&lt;br /&gt;Mantar soslu makarna için, 50 gram makarnayı haşlayın. 100 gram mantarı ve bir adet arpacık soğanı küçük küçük doğrayıp bir çay kaşığı zeytinyağında kavurun. İçine 100 ml. domates suyu ekleyin ve hafif ateşte pişirin. Pişen mantar sosunu makarnanın üzerine dökün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altıncı gün&lt;br /&gt;Sabah&lt;br /&gt;100 gram kavunu ezerek 200 gram süt ve 30 gram yulafla karıştırın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;200 gram yağsız yoğurt, bir adet muz ve kividen oluşan bir meyve salatası hazırlayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle&lt;br /&gt;Mango salatası için, yarım adet mangoyu, bir adet soğanı ve 150 gram salatalığı incecik doğrayın. 75 gram marulu yıkayın ve ellerinizle parçalayın. Tüm bu malzemeleri derin bir kaba koyun. İçine iki yemek kaşığı sirke, tuz ve karabiber ekleyin. Yanında iki dilim kızarmış kepek ekmeği yiyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;200 gram yoğurdu 125 gram küçük küçük doğranmış çilekle karıştırın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam&lt;br /&gt;Tonbalıklı domates salatası için, 300 gram domatesi, bir adet soğanı ince ince dilimleyip büyük bir kaseye koyun. İçine 75 gram ton balığı ekleyin. Salatayı bir yemek kaşığı sirke, bir yemek kaşığı zeytinyağı, tuz ve karabiberle tatlandırın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedinci gün&lt;br /&gt;Sabah&lt;br /&gt;150 gram siyah üzümü, bir bardak yağsız süt ve beş yemek kaşığı cornflakesle karıştırın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;Bir adet elma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle yemeği&lt;br /&gt;Ispanaklı domates salatası&lt;br /&gt;40 gram fiyonk makarnayı tuzlu suda haşlayın. 75 gram ıspanağı ve 150 gram domatesi ince ince doğrayıp süzdüğünüz makarnayla karıştırın. İçine bir çay kaşığı dilimlenmiş yeşil zeytin, tuz, karabiber ve bir çay kaşığı zeytinyağı ekleyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara öğün&lt;br /&gt;150 gram çilek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam&lt;br /&gt;Roka salatası için, 50 gram rokayı, bir adet küp küp doğranmış ekşi elma ve 30 gram haşlanmış tavuk göğsüyle karıştırın. İçine bol limon suyu, tuz, karabiber ve zeytinyağı ekleyin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3905775789669730473?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3905775789669730473/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3905775789669730473' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3905775789669730473'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3905775789669730473'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/salatayla-haftada-3-kilo-verin.html' title='Salatayla Haftada 3 Kilo Verin'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-4175257299553827667</id><published>2007-08-03T17:24:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:29:43.001-07:00</updated><title type='text'>Çocuk Sağlığı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img46.imageshack.us/img46/6049/3097682la5.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px;" src="http://img46.imageshack.us/img46/6049/3097682la5.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk sağlığı, gelişimi, beslenmesi ve büyüme çağı...Ailelerin dikkat etmesi gerekenler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1-Çocuklar neden özellikle kışın çok hastalanıyorlar ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış ve ilkbahar mevsimleri çocukların sağlığını olumsuz etkileyen bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkması ve yayılması için uygun bir dönemdir. Okul dönemi, kapalı ortamlarda bulunma, ani hava değişikleri, hava kirliliği, son zamanlarda eyelence merkezleri haline gelen alıs-veriş merkezleri bu dönemde daha çok hastalanma nedenlerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;2-Kışın çocuklarda en çok görülen hastalıklar nelerdir ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok görülen hastalıklar; nezle, grip, üst solunum yolu infeksyonu, bademcik iltihabı, sinuzit, orta kulak iltihabı, bronşit, bronşiolit, zatürre (pnömoni), krup (yalancı difteri), kızıl, suçiceği ve kızamık gibi döküntülü çocuk hastalıkları ve viral ishallerdir.&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;3-Bu hastalıkların belirti ve sonuçları nelerdir ? Her hastalıkla ilgili kısa bilgi verebilir misiniz ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nezle ve grip: Çocuklarda en sık görünen infeksyondur ve en sık doktora başvurma nedenidir nezle ve soğuk algınlığını üst solunum yolu virusları gripi ise influenza virusları yapar. Burun tıkanıklığı, burun akıntısı, ateş halsizlik, öksürük şikayetleri gelişir. Takip ve tedavi edlimezse kulak iltihabı ve alt solunum yolu infeksyonlarına zemin hazırlar.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bademcik iltihabı (Tonsillit)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Vucut direncinin düştüğü zamanlarda bademciklerin streptokok bakterisi ile iltihaplanması sonucu gelişir. Yüksek ateş, bulantı, boğaz ağrısı ve yutma güçlüğü, öksürük başlıca belirtileridir. Tedavi edilmezse eklem romatizması, böbrek ilthaplanması, kalp kapak iltihaplanması gibi komplikasyonlar gelişebilir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sinuzit&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda her yaşta görülebilir. Uzun süren burun tıkanıklığı, burundan yeşil sarı akıntı, yatar pozisyonda öksürük gelişmesi sinüziti düşündürmeli ve muayenedden geçilmelidir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Orta kulak iltihabı (Otitis media)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Uzun süren nezle ve burun tıkanıklığı sonucu kulak ile ağız arasındaki borunun havalanması bozulur ve infeksion gelişir.&lt;br /&gt;Tedavi edilmezse işitme kayıpları, çevre dokularda iltihaplanma ve sık tekrarlayan akıntılı kulak iltihaplanmalarına neden olur.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bronşit&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Virusların neden olduğu bir alt solunum yolu infeksiyonudur. I?ki yaşından küçük çocuklarda ateş, solunum zorluğu, öksürük, hırıltı gibi belirtilerde ortaya çıkar. Hastahane tedavisi gerektirebilir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zatüre (Pnömoni)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sık görülen alt solunum yolu enfeksiyonudur. I?lk üç yaşta hastaneye en sık yatma nedenidir. Etkeni genellikle küçük çocuklarda virus büyük çocuklarda bakteridir.&lt;br /&gt;Gripal infeksiyon gibi başlayıp uzayan ve düşmeyen ateş ile seyreder.&lt;br /&gt;Yakından takip ve tedavisi gereklidir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Krup (Yalanci difteri)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Nezle ve gripal infeksionu takiben girtlak ve ses tellerinde iltihaplanmaya bağlı köpek havlaması şeklinde öksürük, hırıltı, nefes almakta zorlanma gibi belirtileri vardır.&lt;br /&gt;Solunum güçlüğü olan vakalar hastaneye yatırılarak tedavi edilir.Soğuk buhar makinaları evde tedaviye yardımcıdır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kızıl&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kasıklarda ve gövdede kırmızı döküntülerle seyreden, yüksek ateş, şiddetli boğaz ağrısı, dilde çilek görünümü, halsizlik, eklem ağrıları gibi belirtileri olan bir hastalıktır.&lt;br /&gt;Boğaz kültüründe streptokok bakterisi görülür. Antibiotik ile tedavi edilir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Viral Ishal&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Viral ishallerde genellikle etken rota viruslardır. Ateş kusma ve sulu dışkılama başlıca belirtileridir. Sıvı ve elektrolit kaybı bakımınan yakından takip edilmeli gerekirse hastaneye yatırılarak tedavisi sürdürülmelidir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;4-Bu hastalıklar içerisinde en ciddiye alınması gerekenler hangileridir ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu hastalıklar arasında özellikle streptokok bakterilerinin neden olduğu bademcik iltihapları , orta kulak iltihapları, sinuzit, bronşit, zatürre, döküntülü çocuk hastalıkları ve virusların etken olduğu bağırsak enfeksiyonları ciddiye alınması gereken hastalıklardır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;5-Bu tip hastalıklardan korunmak için ailelere neler öneriyorsunuz ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Öncelikle kreş ve okula başlamadan öncetüm aşı programının tamamlanası, okul kayıtlarında aşı karnelerinin istenmesi, hasta çocukların hastalık bulguları iyileşene kadar okula gönderilmemesi, sınıfların ve çocuk odalarının sık sık havalandırılması, mümkün olduğu kadar kapalı ortamlara gidilmemesi, çocuklara el yıkama alışkanlığının küçük yaşlardan itibaren kazandırılması, okul kıyafetlerinn eve gelir gelmez değiştirilmesi, sık banyo alışkanlığının geliştirilmesi önerilebilir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;6-Çocuklar hastalandıkları zaman bakımları en az yetişkinler kadar zor. Çünkü kimi zaman verilen ilacı ya da şurubu içmeyi reddediyorlar. Bu gibi durumlarda nasıl bir yol izlenmeli? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk hastalıklarının tedavi programında genel yaklaşımız çocuklara mümkün olduğu kadar travmatize etmeden tedavi edebilmektir. Kusan , bulguları ağır, düşmeyen ateşi olan hastalara ev şartlarında adaleden tedavi, hastane tedavisi gerekenlere damardan tedavi uygulanır. Hafif soğuk algınlığı belirtileri ile gelen çocukları dinlendirmek, doğal gıdalar ve taze sıklmış meyva suları ile beslemek, parasetamol içeren ilaçlar ve nefes açıcılar kullanmakyeterlidir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;7-Kimi zaman çocuklar bütün kış hasta olabiliyorlar. Aileler de doğal olarak doktor doktor geziyorlar. Ama kimi zaman bu yöntem çok fazla işe yaramıyor. Çünkü her doktor başka bir tedavi önerebiliyor. Böyle zamanlarda ailelere neler tavsiye ediyorsunuz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sık tekrarlayan solunum yolu infeksiyonu hikayesi olan hastalarda hazırlayıcı nedenler araştırılmal, bunlara yönelik muayene ve tetkikler yapılmalıdır.&lt;br /&gt;Örneğin geniz eti, allerji gibi. Ayrıca bağışıklık sistemini güçlendirici bitkisel tedaviler de önerilebilir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;8- Son olarak çocukların günlük bir beslenme programı nasıl olmalı? Bu hastalıklarda korunmada beslenme ne kadar önemli?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beslenme; büyüme ve gelişmede, vücut direncini yükseltmede önemli etkenlerden biridir.&lt;br /&gt;Protenin ve vitaminden zengin beslenme önemlidir. Okula giden çocuklar kahvaltıyı geçiştirmemelidir. Oğün aralarında meyve ve meyve suları tüketmelidir. Kantin yerine, evde hazırlanmış gıdalar veya okulun yemek programına uygun beslenmeleri daha iyi olur.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;9-Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzenli aşılama, yaşa uygun dengeli beslenme, temizliğe önem verilmesi, hastalık belirtileri ağırlaşmadan ve dolayısı ile tedavisi zor ve uzun bir hale gelmeden sağlık merkezlerinde kontrolden geçilmesi sağlıklı bir gelişme için önemlidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-4175257299553827667?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/4175257299553827667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=4175257299553827667' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4175257299553827667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/4175257299553827667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/ocuk-sal.html' title='Çocuk Sağlığı'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-6985207108678912893</id><published>2007-08-03T17:22:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:24:01.695-07:00</updated><title type='text'>Hayatınızdan balığı eksik etmeyin</title><content type='html'>Sağlıklı beslenmenin olmazsa olmaz gıdalarından biri olan balığı her yaşta, haftada en az iki kez ve her mevsim tüketmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balık sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez bir parçasıdır. Her yaşta ve her mevsimde mutlaka balık yemeye özen gösterin. Balık, özellikle Omega-3 ve doymamış yaÇ asitleri açısından çok iyi bir kaynaktır. Omega 3 yaÇ asitlerinin kalp damar sağlığı, kansere karşı koruyuculuk, zihin gelişimi ve çocuklarda büyüme konularında önemi büyüktür. Haftada iki kez balık tüketerek Omega-3 yaÇ asidinin sağlığı koruyucu etkilerinden faydalanabilirsiniz. Bazı araştırmalara göre, balık yemek kalp hastalıklarından ölüm riskini yüzde 36 oranında azaltabiliyor. Çünkü Omega-3 yaÇ asitleri düzensiz kalp ritmini engellemeye yardımcı olarak kanın damarların içinde pıhtılaşma ihtimalini azaltır (ki bu kalp krizinin en başta gelen sebebidir). Ayrıca iyi kolesterolün (HDL) kötü kolesterole (LDL) oranını artırarak kardiyovasküler sisteme çok faydalı olur. Aylarına göre balık çeşitleri Ocak: Uskumru, lüfer, palamut, istavrit lezzetini korur. Kefal ve hamsi tam yağlı durumdadır.&lt;br /&gt;Şubat: Kalkan mevsimi başlar ve mayıs sonuna kadar devam eder. Tekir bolca çıkar.&lt;br /&gt;Mart: Kefal, levrek ve kalkanın en lezzetli zamanıdır.&lt;br /&gt;Nisan: Kalkanın en bol zamanıdır. Mercan, levrek, kılıç ve kırlangıç bolca çıkmaya başlar. Gümüş, kefal, mezgit, minakop, tekir ve barbunya çok tutulur.&lt;br /&gt;Mayıs: Levrek, barbunya, dil, tekir, kılıç ve iskorpit bol avlanır ve zevkle yenir. Uskumru, torik, palamut, hamsi ve istavrit yağını kaybetmiştir.&lt;br /&gt;Haziran: Bu ayda balıklar az tutulur. Bu nedenle haziran balıkçılık açısından verimsizdir.&lt;br /&gt;Temmuz: Sardalyanın mevsimi başlamıştır. Ekim ortasına kadar lezzetini devam ettirir.&lt;br /&gt;Ağustos: Çingene palamudu mevsimini açar. Sardalyanın ise en lezzetli zamanıdır. Yine bu ayda kılıcın tadına doyum olmaz.&lt;br /&gt;Eylül: Sardalya ve kılıç lezzetlidir. Palamut irileşir. Her türlü pişirilmeye elverişlidir. Kolyoz, istavrit ve kırlangıç bolca çıkar.&lt;br /&gt;Ekim: Gezici balıkların, yazın Karadeniz'de beslenip, Marmara'ya göçe başladıkları aydır. Bu nedenle bol miktarda balık tutulur.&lt;br /&gt;Kasım: Uskumrunun en iyi zamanıdır.&lt;br /&gt;Aralık: Uskumru, lüfer, palamut ve torik, yağlı olduklarından her türlü yemeği yapılır. Hamsi de lezzetlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilara Koçak&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-6985207108678912893?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/6985207108678912893/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=6985207108678912893' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6985207108678912893'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6985207108678912893'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/hayatnzdan-bal-eksik-etmeyin.html' title='Hayatınızdan balığı eksik etmeyin'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-6194379181300227746</id><published>2007-08-03T17:21:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:22:24.396-07:00</updated><title type='text'>Hamileyken balık yağı için</title><content type='html'>Balık yağı içen hamile kadınların bebeklerindeki el ve göz koordinasyonunun, diğerlerine oranla daha fazla olduğu ortaya çıktı. Avustralya Üniversitesi Pediatri ve Çocuk Sağlığı Bölümü tarafından 98 hamile kadını kapsayan araştırmada; doğumdan önceki 20 hafta boyunca katılımcıların bir kısmına her gün 4 gram balık yağı, diğer kısmına ise 4 gram zeytinyağı içirildi. Doğumdan sonra 72 bebek; 2.5 yaşına dek konuşma, davranış, pratik mantık ve el ile göz koordinasyonu açısından testlerden geçirildi. Balık yağı grubunda 33, zeytinyağı grubunda ise 39 bebek bulunuyordu. Araştırmanın sonucunda; balık yağı içen annelerin bebeklerinin anlama, kavrama ve kelime haznesi bakımından daha üstün olduğu görüldü. Ancak en önemli fark; balık yağı grubundaki bebeklerin testlerden çok yüksek puan almasıyla ve el ile göz koordinasyonunda hızlı bir gelişim göstermeleriyle ortaya çıktı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-6194379181300227746?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/6194379181300227746/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=6194379181300227746' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6194379181300227746'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/6194379181300227746'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/hamileyken-balk-ya-iin.html' title='Hamileyken balık yağı için'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-9073445742797889019</id><published>2007-08-03T17:20:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:21:31.971-07:00</updated><title type='text'>Yeni Beverly Hills Diyeti</title><content type='html'>Beverly Hills diyetinin temeli "bilinçli kombinasyon" yani doğru yiyecekleri doğru zamanda yemekten geçiyor.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orjinal Beverly Hills diyeti yüksek sınırlarda 42 gün sürüyor. Yeni diyette ise uç sınırda diyet yapmak yerine yiyeceklerin haftalık ayarlanmasını tavsiye ediyor. Diyetisyenler, hiç meyve yemeden sadece karbonhidrat veya proteinlerle belenmenin yanlışlığına dikkat çekerek, sizi şişmanlatanın ne kadar ve ne yediğiniz değil, neyi ne zaman yediğiniz olduğunu vurguluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyi neyle yiyebilirsiniz?&lt;br /&gt;Yeni Beverly Hills diyetinde proteinlerle proteinleri (yağları), karbonhidratlarla karbonhidratları (yağları) ve meyveleri de yalnız yiyin. Güne üzüm, karpuz, çilek gibi bir meyvelerle başlayın.. Limitsiz olarak sevdiğiniz yiyeceği seçin ama diğer meyveyi yemeden önce bir saat bekleyin. Meyve yedikten 2 saat sonra karbonhidrat, yağ ve protein içeren gıdaları yiyin. İlk önce karbonhidrat, protein ve yağ içeren gıdalar yediyseniz günün ilerleyen zamanında meyve yiyin. Eğer meyveden sonra karbonhidrat yediyseniz, protein yiyinceye kadar sınırsız karbonhidratlı yiyeceklerden yiyebilirsiniz. İlk önce biraz protein içeren yiyeceklerden yediyseniz kahvenize biraz süt ekleyebilirsiniz. Örneğin bundan sonra yediğiniz herşeyin % 80'i protein olmalı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkılmış taze meyve suları içilmeli mi?&lt;br /&gt;Meyve suları ve şarap meyve yerine geçiyor. Diğer alkolü içecekler ise karbonhidrat grubuna girer. Şampanya nötr olarak herşeyle giden bir içecek grubuna giriyor. Günde bir öğün karbonhidratlarla proteinleri birlikte yiyebilirsiniz. Örneğin Burger ile kızarmış patates, pirinçle karides yenilebilir. Eğer bu menüyü öğleyin yediyseniz günün geri kalan&lt;br /&gt;zamanında protein konusunda dikkatli davranmalısınız. Bu programı uyguladığınızda 35 günde 4 ila 6 kilo verirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yiyecekler hakkında dikkat etmeniz gerekenler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Meyveler (kendi grubu içinde mini katbonhidratlar) sindirimi kolay yiyeceklerdir. İçerdiği enzimler sebebiyle 15-20 dakika içinde sindirilir.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Tüm diğer karbonhidratların sindirimi 3 saat alır, bu süreç tükürük ile ağızda başlar.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Karbondidratları yerken önerilen tek şey 'çiğneyin, çiğneyin, çiğneyin..' Proteinlerin sindirimi 10 saat veya daha fazla sürer. Mide asidi yardımıyla sindirilir.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Yağlar "hemen hemen tek tüketilmez", sindirim sisteminde tek başına nasıl sindirildiği bu nedenle bilinmiyor. Yağların çok yavaş sindirildiği tahmin ediliyor.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Sindirim sisteminiz iyi çalışmıyorsa, ilk önce karbonhidrat bakımından zengin patates yiyecek hızlı çalışmasını ve ardından biftek gibi birşey yiyerek yavaş sindirime devam etmesini sağlayabilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-9073445742797889019?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/9073445742797889019/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=9073445742797889019' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/9073445742797889019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/9073445742797889019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/yeni-beverly-hills-diyeti.html' title='Yeni Beverly Hills Diyeti'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3857956923767291231</id><published>2007-08-03T17:19:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:20:24.556-07:00</updated><title type='text'>Diyet Haplarından Mucize Beklemeyin</title><content type='html'>Diyete başlayan çoğu kadın aynı hataya düşerek, arkadaş tavsiyesiyle diyet hapı kullanmaya başlıyor. Uzmanlar ise uyarıyor; "Diyet hapları kaloriyi azaltma, egzersiz veya doktor tavsiyelerinin yerine konulamaz!.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kendine diyet yapan bir çok kadın aynı hataya düşerek, arkadaş tavsiyesiyle diyet hapı kullanmaya başlıyor. Kafein ve diğer bazı uyarıcılara dayanan diğer diyet haplarının yanı sıra, doğal bileşenlere dayalı ve iksir özelliği taşıyan diyet hapları da bulunuyor. Unutulmaması gereken, diyet hapları asla kaloriyi azaltma, egzersiz veya doktor tavsiyelerinin yerine konulamaz.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilmesi gerekenler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Tam bir diyet hapını bir bardak suyla yutun. Diyet hapını asla çiğnemeyin veya bir meşrubatta eriterek içmeyin!&lt;br /&gt;    * Günde 8 bardak su için. Diyet hapları idrar söktürücü olarak da adlandırılır. Çok sık tuvalete çıkmanıza ve susuzluk hissetmenize neden olabilir.&lt;br /&gt;    * Tavsiye edilen dozun dışına çıkmayın! Önerilenden daha fazla diyet hapı almanız sizin daha fazla kilo vermenizi sağlamaz. Sadece hapın yan etkilerini artırır.&lt;br /&gt;    * Diyet ilaçları kullandığınız zaman sık sık nabzınızı kontrol edin. Dakikada en az 86 nabız saymalısınız. Eğer nabzınız 90 veya daha yüksekse diyet ilaçlarını hemen bırakmalısınız!&lt;br /&gt;    * Diyet planınızı diyet hap kutunuzun yanına koyun. Aldığınız kaloriyi azaltmazsanız kilo veremezsiniz.&lt;br /&gt;    * 3 ay sonra diyet hapları almayı bırakın. Bazı araştırmalarda diyet haplarının 16 hafta kullanılmasının güvenli olduğu belirtiliyor. Diğer çalışmalarda da diyet haplarının, bir ay içinde de bazı sağlık problemlerine neden olabildiği belirlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Uyarılar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Uzmandan diyet hapı kullanmanızın size yararlı olacağı konusunda tavsiye almalısınız.&lt;br /&gt;    * Hapın doğal bileşenlerden hazırlandığı konusunda emin olun. Doğal araştırmalar sonucunda hazırlanmış olması güvenli anlamı taşımayabilir.&lt;br /&gt;    * Kan basıncını yükseten, troid, prostat, zihinsel problemlere, kalp ritminizi bozan diyet haplarını kullanmayın.&lt;br /&gt;    * Çarpıntınız varsa almayın.&lt;br /&gt;    * Soğuk algınlığı ve tıkanıklık giderici (burun tıkanıklığı gibi) içeren diğer ilaçlarla kullanmayın.&lt;br /&gt;    * Hemşire veya hamileyseniz kullanmayın.&lt;br /&gt;    * Sülfür gibi bileşenlere karşı allerjiniz varsa diyet hapı kullanmayın.&lt;br /&gt;    * Eğer hamileyseniz veya şüpheleniyorsanız kafein içeren diyet ilaçlarından uzak durun. Cafein düşük riskini artırır.&lt;br /&gt;    * 18 yaşın altında veya 60 yaş üzerindeyseniz diyet ilaçlarını kullanmadan mutlaka doktorunuzla görüşmelisiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3857956923767291231?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3857956923767291231/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3857956923767291231' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3857956923767291231'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3857956923767291231'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/diyet-haplarndan-mucize-beklemeyin.html' title='Diyet Haplarından Mucize Beklemeyin'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-7832858018736408725</id><published>2007-08-03T17:18:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:19:19.013-07:00</updated><title type='text'>Kalçaları küçültün</title><content type='html'>Kadınların ortak sorunu "kalçaları daha ufak hale getirmek".. Beslenme hatasının yanı sıra pelvisiniz genişse de büyük kalçalı olabilirsiniz. Kalçanızın normal boyutta kalmasını sağlayan egzersiz önerilerimize göz atmaya ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınların ortak sorunu "kalçaları daha ufak hale getirmek"... Geniş kalçalar, beslenme düzensizliği sonucu olabileceği gibi, pelvisin büyük&lt;br /&gt;olmasına bağlı da olabilir. Yani pelvisi büyük olanın kalçası büyük olur!.. Bu kategoriye giren bir özelliğiniz varsa, armut vücutlusunuz&lt;br /&gt;demektir. Kalçalarınızda bel çevrenizden daha çok kilo alabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mucize beklemeyin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Size ne yazık ki bu konuda verilebilecek 'çok özel' bir formül yok. Büyük kaslar, sarkmalar ve fazla kilolardan kurtulmak için tüm vücuda yönelik bir egzersiz programı şart. Haftada 3-5 kere 30-45 dakikalık hareketler yapmalısınız. Koşmadan tempolu yürüyüş gibi düzenli yapacağınız egzersizlerle, daha çok kalori harcayabilirsiniz. Bisiklete binmek, kayak, buz pateni gibi eğlenceli sporlar da kalori harcamanıza yardımcı olur. Yere uzanarak bacak kaldırma gibi egzersizleri yeterince yaparsanız, zayıf kaslar güçlenir ve kilo verme kolaylaşır. Çömelme hareketleri yapmanız da form tutmayı sağlar ve akciğeri güçlendirir. Ana hatları şekillendirmek için bir kaç hafta ağırlık çalışmaları yapmak gerekebilir. Eğer hiç ağırlık kaldırmaya başlamadıysanız uzman gözetiminde başlamanızı öneririz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mutlaka çömelme egzersizi yapın&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kilolu bedenler için en çok önerilen favori beden egzersizi çömelme egzersizleridir. Büyük bacak kaslarını güçlendirirken popoyu şekillendirir.&lt;br /&gt;Çömelme hareketlerini evde veya spor salonunda yapabilirsiniz. Hareketler sorasında ellerinize ağırlık aletleri alabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nasıl yapacaksınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ayakta durun, omuz genişliğinde bacaklarınızı açın, ayaklarınızı birbirine paralel olarak hafif dışarı dönük şekilde yerleştirin. Kollarınızı çapraz olarak omuzlarınıza koyun veya elinize ağırlık alarak kollarınızı kalçanıza dayayın. Çömelirken derin nefes alın. Başınız sırtınızla orantılı olarak dik tutun. Başınızı sırtınızla dik tutmanızın bir yolu da, karşı duvarın en üst noktasına bakmaktır. Tekrar ayağa kalktığınızda nefesinizi dışarı verin. İlk yaptığınızda muhtemelen bacaklarınız tutulabilir ama dizleriniz kilitlenmez. Dizlerinizde bir ağrı veya burkulma hissederseniz sebebi yere paralel olmasından kaynaklanabilir. 3 defa 12-15 arasında bir sayda bunu tekrarlamanız önerilir. Çömelme bir güç egzersizidir. Egzersizleri ayna karşısında yapmanız ve sürdürebilmeniz için faydalı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Geri tekme egzersizi ile biçimli kalçalar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Poponuzu çalıştıran diğer egzersiz ise geri tekme egzersizidir. Ellerinizi ve dizlerinizi yere koyun. Bacağınızın birini arkaya doğru düz olarak kaldırabildiğiniz kadar kaldırın. Bu nedenle bu egzersize geri tekme denir. Bacağınız düz ve zarif durmalı. Bu hareketi yaparken belinizin geriye doğru gerilmemesi, yaylanmaması gerekir. Bu hareketi her bacak için 15-25 arasında yapın. Yapmakta zorlanmadığınız zaman, ayak bileğini güçlendirmek için ağırlık giyebilirsiniz. Ev ortamında daha çok egzersiz yapılabilir. Bu nedenle evde egzersiz yapmanıza yardımcı olan CD'lerden edinebilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-7832858018736408725?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/7832858018736408725/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=7832858018736408725' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7832858018736408725'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7832858018736408725'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/kalalar-kltn.html' title='Kalçaları küçültün'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-5818992558381392550</id><published>2007-08-03T17:17:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:18:07.301-07:00</updated><title type='text'>20 Dakikada Muhteşem Bacaklar</title><content type='html'>20 dakika yapacağınız egzersizle bacaklarınız istediğiniz gibi güzel görünebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günde 20 dakika yapacağınız egzersizle bacaklarınızın ne kadar güzel görünebileceğini biliyor musunuz? Yanlış duymadınız yapmanız gereken sadece kendinize biraz daha özen göstermek ve egzersizi düzenli yapmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mükemmel bacaklar için birkaç öneri..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Yürüyüş yaparken topuklarınıza basmak yerine parmak uçlarınıza basmayı deneyin, topuklarınızı yere değdirmemeye çalışın.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    *  Bu, gövdenizin biraz öne eğilmesine ve tüm bacağınızın, özellikle de uyluk kemiğinin ön kısmının çalışmasını sağlar.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Bu şekilde 5 dakika koşun.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Sağ ayağınızla ileri doğru büyük bir adım atın.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Sağ dizinizin doğru bir açıyla bükülmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Daha sonra sol bacağınızla da büyük bir adım atın. Yine vücudunuz hamle eder pozisyonunda olsun.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Yine parmak uçlarınızla koşun; ama ileri doğru her adımınızda dizlerinizi mümkün olduğu kadar yukarı çekmeye çalışın. Topuklarınızı yere değdirmeyin. Böylece baldırlarınızı ciddi biçimde çalıştırmış olursunuz.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    *  30 saniye çalışıp, 30 saniye dinlenerek beş kez bu hareketi tekrarlayın.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Parmak uçlarınızda koşmaya devam edin, ancak bu sefer her adımınızda topuklarınızı kalçanıza değdirmeye çalışın.&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;    * Baldırlarınızın arka kısmını çalıştıracak bu hareketi 30 saniye süreyle beş kez tekrarlayın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-5818992558381392550?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/5818992558381392550/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=5818992558381392550' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5818992558381392550'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5818992558381392550'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/20-dakikada-muhteem-bacaklar.html' title='20 Dakikada Muhteşem Bacaklar'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-3609303944892630901</id><published>2007-08-03T17:15:00.000-07:00</published><updated>2007-08-03T17:16:32.891-07:00</updated><title type='text'>Kalça Biçimlendiren Egzersizler</title><content type='html'>Kalça kaslarını hedef alan "Pilates" egzersizleri, jimnastikle bile çalışmayan kasları harekete geçirerek, vücudunuzun kısa sürede forma girmesini sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Bacak kaldırma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yüzükoyun yere uzanın. Rahat hareket etmek için yere bir havlu serin. Kollarınız yerde çapraz olacak şekilde başınızı kollannızın üstüne yaslayın. Bacaklarınızı gergin tütün ve bir bacağınızı yerden 5-10 cm. kadar yukarı kaldırın. Bu sırada diğer bacağınız gergin bir şekilde parmak ucuyla yeri göstersin. Hareket sırasında nefes alın ve karnınızı içe doğru çekin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sırt uzatma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sırtüstü yere uzanın. Çeneniz dik bir şekilde, başınızı yerden kaldırın. Sol bacağınızı uzatıp, sağ bacağınızı dizden kırın ve iki elinizle kavrayın. Rahatça nefes alın ve verirken sol popo kasınızı sıkın. Bu sırada karnınız bir sünger gibi kasılacak. Hareketi en az 10 kez tekrarladıktan sonra aynı egzersizi diğer bacakla gerçekleştirin.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Derinlemesine rahatlama&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu hareket, kısalmış kaslarla, kas kramplarına karşı alınan bir önlem niteliği taşıyor. Sırtüstü yere uzanın. Bacaklarınızı vücudunuzla 90 derecelik bir açı oluşturacak şekilde kaldırın. Ellerinizle bacaklarınızı dizlerinizin altından kavrayın ve mümkün olduğu kadar göğsünüze doğru yaklaştırmaya çalışın. Nefes alın ve içinizden 20'ye kadar sayıp nefesinizi verin.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Omurları açma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yere uzanın ve ayaklarınızı omuz genişliğinde açın. Daha sonra dizden bacaklarınızı kırın ve belinizin düzlüğünü koruyarak nefes alın. Bu sırada omurlarınızın alt kısmını yerden yavaşça kaldırın. Hareketi yaparken karnınızın bir sünger gibi kasıldığını ve poponuzun sıkılaştığını hissedeceksiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-3609303944892630901?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/3609303944892630901/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=3609303944892630901' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3609303944892630901'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/3609303944892630901'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/kala-biimlendiren-egzersizler.html' title='Kalça Biçimlendiren Egzersizler'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-7067500692386779564</id><published>2007-08-02T19:12:00.000-07:00</published><updated>2007-08-02T19:14:01.084-07:00</updated><title type='text'>Brokoli sağlık kaynağı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img460.imageshack.us/img460/4411/25072007110705642493303rc7.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px;" src="http://img460.imageshack.us/img460/4411/25072007110705642493303rc7.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brokoli, yüksek oranda vitamin içeriği, lifli oluşu, kalori değerinin düşük olması nedeniyle beslenme açısından çok değerli bir sebze.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ferhat Odabaş, brokolinin besin değerlerinin tespit edilmesi için çok sayıda araştırma yapıldığını belirterek, brokolinin, faydaları anlaşıldıkça tüketiminin de arttığına dikkati çekti.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Düşük kalorili&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;"Brokoli, yüksek vitamin içeriği ve lifli olmasının yanı sıra düşük kalorisi nedeniyle beslenme açısından çok değerli bir sebzedir" diyen Odabaş, brokolinin içerdiği besin değerleri nedeniyle birçok hastalığın oluşumunu engellediğini belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta boy bir brokolinin, bir kişinin günlük C vitamini ihtiyacının yüzde 220'sini, A vitamini ihtiyacının ise yüzde 15'ini karşıladığını ifade eden Odabaş, yapılan araştırmalarda brokolinin içerdiği antikanserojen maddeler nedeniyle vücutta kanser oluşumunu engellediğinin tespit edildiğini bilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sofradan eksik etmeyin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Odabaş, brokolinin düşük kalorili olması ve yüksek oranda lif içermesi nedeniyle dengeli beslenme için sofralardan eksik edilmemesi gerektiğini de ifade ederek, "Çağımızda önemli bir hastalık olarak karşımıza çıkan obeziteye karşı da etkili bir sebzedir" dedi.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Taze tüketilmeli&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Brokolinin faydalarının saymakla bitmeyeceğini ifade eden Odabaş, sebzenin aynı zamanda kalp hastalıklarına iyi geldiğini kaydetti. Odabaş, tüm yeşil yapraklı sebzelerde olduğu gibi brokolinin de taze ve çok fazla ısıya maruz bırakılmadan tüketilmesi önerisinde bulundu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-7067500692386779564?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/7067500692386779564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=7067500692386779564' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7067500692386779564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/7067500692386779564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/brokoli-salk-kayna.html' title='Brokoli sağlık kaynağı'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-5074104970898744084</id><published>2007-08-02T19:11:00.000-07:00</published><updated>2007-08-02T19:12:45.342-07:00</updated><title type='text'>Yaşam boyu sağlıklı dişler</title><content type='html'>Sağlıklı dişler için uyumadan önce dişlerin fırçalanması ve yatıncaya kadar başka hiçbir şey yenilmemesi büyük önem taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diş Dostu Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Oktay doğal dişlerin uzun süre dayanmasında ağız ve diş bakımının öneminin çok büyük olduğunu belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;En önemli sağlık sorunları arasında&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Diş ve diş eti hastalıklarının Türkiye’de ve dünyada en önemli sağlık sorunları arasında olduğunu ifade eden Dülger, ancak hayatı doğrudan tehdit etmediği için bu konuya gereken önemin verilmediğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diş bakımının yapılması halinde 70-80 yaşında bile bir elmayı ısırarak yemenin mümkün olduğunu belirten Dülger, şöyle konuştu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Diş bakımını ihmal etmeyin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;"Sıklıkla (diş bakımı yapmak için günün en önemli saati ne zamandır?) şeklinde bir soruyla karşılaşıyoruz. Uykudan önce dişlerin fırçalanması çok önemlidir. Ağız ve diş bakımının ardından yatıncaya dek başka hiçbir şey yenilmemesi de aynı şekilde önem taşır. Gece uykuda yutkunma sayısı ve tükürük salgısı azalır. Fizyolojik doğal temizlik de ortadan kalkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle ağzı açık uyunması ile tükürüğün koruyucu etkisi tamamen ortadan kalkar. Hem diş hem diş eti hastalıkları hızla yayılır. Bunu engellemek için de çeşitli ağız kuruluğu ürünleri mevcuttur. Bunlar diş macunu, ağız gargarası ve jeli şeklindeki ürünlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burnunda deviasyon veya sinüzit nedeniyle tıkanması olanlar, ağız kuruluğunu daha yoğun yaşadıklarından, bu kişilerde diş eti hastalıkları daha fazla görülür. Bununla birlikte diş çürükleri artar. Yine şeker hastalarında da uyku sırasında bu risk artar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;3 dakikada ideal bakım&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gece en ideal diş bakımının 3 dakikada yapılabileceğini belirten Dülger, 2 dakika süren diş fırçalamanın ardından 1 dakika süreyle diş ipi kullanarak dişlerin arasının temizlemesinin genellikle yeterli olduğunu sözlerine ekledi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-5074104970898744084?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/5074104970898744084/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=5074104970898744084' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5074104970898744084'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5074104970898744084'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/yaam-boyu-salkl-diler.html' title='Yaşam boyu sağlıklı dişler'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-9120866159799065579</id><published>2007-08-02T19:10:00.000-07:00</published><updated>2007-08-02T19:11:34.842-07:00</updated><title type='text'>Mide balonunda yeni yöntem dünya literatüründe</title><content type='html'>Türkiye’de mide balonu uygulamasında kullanılan yöntem dünyanın en önemli bilimsel dergilerinde yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağın hastalığı obeziteye neştersiz çözüm getiren 'Mide Balonu' uygulaması, hastaların en çok tercih ettiği tedavi yöntemlerinden biri oldu. Türkiye’de mide balonu uygulamasında kullanılan yöntem dünyanın en önemli bilimsel dergilerinde yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır ABD’yi etkisi altına alan obezite hastalığı gün geçtikte dünyaya hakim olmaya başladı. Beslenme ve yaşam şekillerinin tetiklediği (Aşırı fast-food tüketimi, televizyon ya da bilgisayar başında geçirilen uzun saatler) bu hastalığın tedavisi için bilim adamları birçok yöntem geliştirirken, son dönemde en çok tercih edilen uygulama 'Mide Balonu' oldu. Baykent Cerrahi ve Tıp Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Halil Coşkun, 150’ncisini gerçekleştirdiği uygulamanın ardından yöntemi ve elde edilen sonuçları anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obeziteye çözüm&lt;br /&gt;Coşkun, "Mide balonu, dış yapısı silikondan oluşan biyomedikal bir üründür. İşlemden 6 saat önce yemek yemeği kesen hastalara damar yolundan sedasyon verilerek uyku hali sağlanır ve endoskopik yöntemle uygulamaya geçilir. Jelle kayganlaştırılan balon, mideye itilir. Daha sonra bir sıvıyla doldurularak şişirilir. Balondaki vakum sistemi çekilerek mide içinde serbest kalması sağlanarak işlem tamamlanır. Uygulama sırasında hastalar bir şey hissetmez" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mide Balonu’nun en önemli avantajının endoskopik olarak ve genel anestezi gerektirmeden yapılması olduğunu ifade eden Dr. Coşkun, ancak bu tür uygulamalarda hiçbir sorun ile karşılaşmamak için tüm girişimleri ameliyathane şartlarında ve maksimal güvenlik önlemleri altında yapılması gerektiğini belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 dakika sürüyor&lt;br /&gt;Uygulamanın 15-20 dakika sürdüğünü kaydeden Coşkun, "Hasta 5-6 saat hastanemizde gözetim altında tutuluyor. Daha sonra uygulamayla ilgili özel olarak hazırlanmış bir kitapçık ile taburcu ediliyor" diyor. Mide Balonu’nda başarılı olmanın temel kuralının yöntemin mekanizmasının çok iyi anlaşılmış olması ve uygulama sonrası kalori kısıtlayıcı bir diyet programına uyum göstermesi olduğunu belirten Coşkun, şunları söyledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"400-700 cc arasında bir kapasiteye sahip olan Mide balonu, mide hacmini küçülterek fazla miktarda gıda alımını engelliyor. Ayrıca balonun kilo vermedeki diğer etkileri arasında mide boşalımını geciktirerek gıdaların midede daha uzun süre kalmasına ve böylelikle kişilerin daha az acıkmasına neden oluyor. Yine kilo verdirmedeki bir diğer etken de mideden salgılanan ve açlık-tokluk üzerinde çok önemli bir etkiye sahip olan GHRELİN hormonu üzerine etki ederek bu hormon seviyesinde azalmaya neden olarak acıkmamıza engel oluyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyumlu kilo kaybı&lt;br /&gt;Mide Balonu uygulamasıyla kişilerin fazla kilolarının yüzde 30-90 oranında kaybetmeleri mümkün, elde edilecek kilo kaybındaki başarı kişinin uyumuyla yakından ilgili. Dr. Halil Coşkun, Mide Balonu uygulamasının bu konuda deneyimli hekimlerce uygulandığında son derece risksiz ve oldukça başarılı sonuçlar veren bir yöntem olduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya literatüründe&lt;br /&gt;Baykent Cerrahi ve Tıp Merkezi uzmanlarının uyguladıkları bu teknik dünyanın en iyi bilimsel dergilerinden biri olarak kabul edilen OBESITY SURGERY’nin Temmuz sayısında "Experience with Sedation Technique for Intragastric Balloon Placement and Removal" adıyla yayınlanarak dünya literatürüne girdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-9120866159799065579?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/9120866159799065579/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=9120866159799065579' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/9120866159799065579'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/9120866159799065579'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/mide-balonunda-yeni-yntem-dnya.html' title='Mide balonunda yeni yöntem dünya literatüründe'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-5119240424345486681</id><published>2007-08-02T19:08:00.000-07:00</published><updated>2007-08-02T19:10:25.981-07:00</updated><title type='text'>Bu kuruyemişler faydalı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img383.imageshack.us/img383/3405/24072007114027642493073sr9.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px;" src="http://img383.imageshack.us/img383/3405/24072007114027642493073sr9.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuruyemişlerin pek çok yararı var. Örneğin beyaz leblebi zayıflamaya yardımcı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Badem&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Beden ve zihin yorgunluğunu giderir. Böbrek ,mesane ve tenasül yollarındaki iltihapları giderir. Baş ağrısı karaciğer ve böbrek ağrılarını hafifletir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Fındık&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Vücuda kuvvet verir. Kalp rahatsızlıklarının en önemli nedeni olan yüksek kolestrolün düşürülmesinde en önemli ilaçtır. (%25.2 oranında)İnsan vücuduna yaralı kalsiyum, demir, karbonhidrat, yağ ve çinko ile metabolizmayı düzenler, kemiklerin gelişmesini sağlar.E vitamini açısından zengindir. Kansızlığa karşı koruyucu etki yapar.Kanser yapıcı etmenlerin oluşmasını önler yada oluştuktan sonra onları etkisiz hale getirerek vücudu korur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Antep fıstığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Antep fıstığında kolesterol yoktur. Kandaki kolesterol seviyesini düşürür. Kroner kalp hastalığı riskini azaltır. Antep fıstığı, protein yönünden 2 kat,fosfor yönünden 4 kat etten daha üstündür.İnce bağırsakta glikoz emilimini azaltır ve kan şekerinin yükselmesini önler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yer fıstığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Vücudun gelişmesini sağlar. Beden ve zihin gücünü arttırır.Göğsü yumuşatır. Öksürük söktürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kabuklu yer fıstığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İçeriğinde sabit yağ ve proteinli maddeler vardır. Böbrek ve safra kesesi ağrılarını hafifletir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beyaz leblebi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mide suyunu çekmede ve zayıflamak isteyenler için açlıklarını bastırmada önemli bir işleme sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sarı leblebi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hammaddesi nohuttur.Vücudu kuvvetlendirir. Anne sütünü arttırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ayçekirdeği&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ayçekirdeğinin içeriğindeki yağ damar sertliğini giderir. Kalp, sinir hastalıklarını önler. Bol E vitamini ve protein içerir. Cinsel gücü arttırır. İktidarsızlığı önler.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Kabak çekirdeği&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mükemmel bir kurt ilacıdır. Günde çocuklarda 10-15 adet,büyüklerde 20-30 adet kabak çekirdeği yenmelidir.Tenya solucanlarını gidermek için de kabak çekirdeği iyi bir ilaçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mısır&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yüzde 18.3 gibi yüksek oranda lif içerir. Mısırın içeriğindeki yüksek karbonhidrat enerji seviyesini yükseltir. İçinde protein, kalsiyum,demir,fosfor, A vitamini bulunur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-5119240424345486681?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/5119240424345486681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=5119240424345486681' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5119240424345486681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5119240424345486681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/bu-kuruyemiler-faydal.html' title='Bu kuruyemişler faydalı'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-5253629893177996602</id><published>2007-08-02T15:54:00.000-07:00</published><updated>2007-08-02T15:56:39.117-07:00</updated><title type='text'>Gebelikte Gastroözofageal Reflü Hastalığı</title><content type='html'>Retrosternal yanmanın gebeliklerin %30-50'sinde görüldüğü hesaplanmakta ve bazı toplumlarda bu insidans %80'e yaklaşmaktadır. Bu semptom nadiren eski hastalıktaki bir alevlenmeye işaret etmektedir. Retrosternal yanma gebelikte oldukça yaygın olduğundan, hem hastalar hem de kadın doğumcular bu semptomun sağlıklı bir gebelikte normal bir oluşum olduğunu düşünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak, semptomatik gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) gebelik sırasında başlamakta ve doğumdan kısa süre sonra kaybolmaktadır. Gebelikteki GÖRH nedeni tartışma konusudur. Gastroözofageal reflüyü tetikleyen mekanizmaların tümünde, temel olarak alt özofagus sfinkter basınç (LES) tonusunda bir azalma söz konusudur. Bununla birlikte mekanik faktörler de önem taşıyabilir. Gebelikte LES basıncındaki azalma, serum cinsiyet hormonu düzeylerindeki, spesifik olarak da östrojen ve progesterondaki yükselmeye bağlanmıştır. Progesteron LES gevşemesine aracı oluyor gibi görünmektedir; östrojen ise gerekli bir primerdir. Maalesef gebeliğin geçici LES gevşemesi üzerindeki etkisi yeterince anlaşılamamıştır. Mekanik faktörler küçük bir rol oynamaktadır. Gebelik sırasında ciddi reflü komplikasyonları enderdir. Bu nedenle de özofagogastroduodenoskopi (ÖGD) ve tanı amaçlı diğer testlere nadiren gerek duyulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebelikte gelişen GÖRH'ün klinik özellikleri, genel yetişkin popülasyonundakinden farklı değildir. Retrosternal yanma hakim olan semptomdur ve gebelik ilerledikçe kötüleşmektedir. Regurjitasyon, retrosternal yanmayla yaklaşık aynı sıklıkta ortaya çıkmaktadır. Özofajit, kanama, ve striktür oluşumu, gebelikteki GÖRH komplikasyonları arasında yer almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebelikte GÖRH'ün başlangıçtaki tanı ve tedavisi semptomlara dayalıdır. Klinik semptomların bu şekilde temel alınması mantıklıdır. Çünkü yemeklerden sonra ya da yatar pozisyonda ortaya çıkan klasik substernal yanma belirtisi, yetişkinlerdeki GÖRH tanısı için %90 düzeyinde bir duyarlık ve özgüllüğe sahiptir. Baryumlu radyografi çalışmaları gereksizdir ve radyasyon teratojenisitesi nedeniyle bu çalışmalardan kaçınılmalıdır. Özofageal manometri ve pH-metri çalışmaları gebelikte nadiren gerekir, ancak güvenle yapılabilirler. Diğer taraftan, gebelikteki normal ve patolojik reflünün tanımıyla ilgili veri bulunmamaktadır. ÖGD, refrakter reflü semptomları ya da komplikasyonlarının değerlendirilmesinde tercih edilen işlemdir. ÖGD, kan basıncı ve oksijenasyonun dikkatlice izlenmesi ve şuur kaybı oluşturmayan sedasyonun ihtiyatlı bir şekilde uygulanmasıyla, anne ve bebeğe zarar vermeden güvenli biçimde yapılabilir. Fetal izleme gebelikte ÖGD güvenliğini artırabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebelikte tedavinin sorunlu yönü, yaygın kullanılan anti-reflü ilaçlarının potansiyel teratojenisitesidir. Hafif semptomlar için, gereken tek şey, yaşam tarzı ve diyet değişiklikleri olabilir. Bu değişiklikler, gece geç saatte ya da yatmadan önce yemek yemekten kaçınılması, yatağın baş kısmının 15 cm kadar yükseltilmesi ve retrosternal yanmaya yol açan yiyecek ve ilaçlardan sakınılmasından oluşmaktadır. Reflü semptomlarının azaltılması ve fetüsün bu zararlı maddelerden uzak tutulması için alkol ve sigara kullanılmaması önerilir. Orta şiddetli-şiddetli GÖRH semptomları için, doktorun, ilaç tedavisinin yarar ve risklerini kıyaslamalı bir şekilde hastayla tartışması gerekir. Bilgilendirilmiş rıza alınması uygundur. GÖRH tedavisinde kullanılan ilaçlar, etik ve medikolegal unsurlar yüzünden gebe kadınlardaki randomize ve kontrollü araştırmalarda rutin ya da yoğun bir şekilde test edilmemektedir. Önerilerin çoğu doktorlar, farmasötik firmalar, ya da Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) yaptığı olgu raporları ve kohort çalışmalarından kaynaklanmaktadır. İmalatçı firmalarca yapılan gönüllü bildirimler, izleme süresinin bilinmeyişi, uygun kontrollerin yokluğu ve olası bildirim yanlılığı şeklinde sorunlar taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebelikte önerilen anti-reflü tedavide basamaklar halinde ilerleyen bir model izlenmektedir (Şekile bakınız). Daha semptomatik olgularda ilaç tedavisi, yemeklerden sonra ve gece yatarken alınan antasitlerle, ya da günde 3 kez 1 gr sukralfat ile başlanmalıdır. Dirençli olgularda hastanın önerilen sistemik ilaçların risk ve yararları hakkında bilgilendirilmesi gerekir. Bu sayede kararlar hastanın bilgisi dahilinde verilebilecektir. En iyi yaklaşım, mümkünse gebeliğin ilk trimesterinde sistemik ilaç kullanımından kaçınılmasıdır. Histamin2 reseptör antagonistleri proton pompa inhibitörlerinden önce kullanılmalı ve günde bir kez şeklindeki bir rejimle, özellikle de belirtilerin kötüleşebileceği akşam yemeği sonrasında alınmalıdırlar. Doz, gerekirse günde iki defaya çıkarılabilir. Yazar, gebelikteki belgelenmiş etkinliği ve ilk trimesterde bile gösterdiği olumlu güvenilirlik profili nedeniyle, ranitidin 150 mg önermektedir. PPİ'ler refrakter hastalar ve komplikasyonlu reflü hastalığı olan gebeler için saklanmaktadır. Yazar, PPİ tedavisi başlatılmadan önce ÖGD yapılmasını önermektedir. Kahvaltıdan önce verilen lansoprazol 30 mg, hayvanlardaki güvenilirlik profili ve insan hamilelerdeki güvenilirlik konulu olgu raporları sayesinde, tercih edilen PPİ olabilmektedir. Hastalığın genellikle kendini sınırlayıcı olması ve doğum sonrasında kaybolması nedeniyle, gebelik sırasında anti-reflü cerrahisinden kaçınılmalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-5253629893177996602?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/5253629893177996602/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=5253629893177996602' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5253629893177996602'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5253629893177996602'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/gebelikte-gastrozofageal-refl-hastal.html' title='Gebelikte Gastroözofageal Reflü Hastalığı'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-5090493166423744386</id><published>2007-08-02T15:44:00.000-07:00</published><updated>2007-08-02T15:53:45.728-07:00</updated><title type='text'>Çocukluk Çağı Açısından Gastroözofageal Reflü Hastalığı</title><content type='html'>Gastroözofageal reflü hastalığı yada toplumda genel olarak sağlık mesleği dışındaki kişilerin tanımladığı şekliyle "reflü hastalığı" mide içeriğinin yemek borusuna (özofagus) geçişi olarak tanımlanabilir. Yemek borusuna geçen mide içeriğindeki asit, parçalayıcı sindirim salgıları (enzimler) yemek borusunda yangı ve ciddi hasara neden olur. Bunun nedeni bu maddelere karşı mide yüzeyi dirençli olduğu halde, yemek borusunda bu dirence sahip olacak hiç yapı olamaması ve son derece zayıf olmasıdır. Hatta yemek borusuna geçen bu mide içeriği daha yukarılara gelerek yutak (farenks), burun tabanı (nazofarenks), kulaktan gelen öztaki borusu başlangıcına kadar ulaşabilir. Tabii ki buraya ulaşan mide içeriği küçük miktarlarda ses tellerinin bulunduğu bu bölgeye en yakın yer olan gırtlak (larikns) bölgesine gelir ve buradan bronşlara kaçar. Hatta bazen buraya kadar gelen mide içeriği, buraya gelinceye kadar yemek borusunda ciddi bir harabiyet ve şikayete neden olmaz. Ancak ciddi gırtlak, bronş ve akciğer şikayetlerine neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çocuklarda Reflü Meydana Gelişi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda reflüYenildikten sonra yutulan besin içeriği veya tükürük kitlesel olarak yemek brorusun kasılma hareketleri ile yavaş yavaş ilerleyerek yemek borusunun alt ucuna gelir. Yemek borusunun tam mideye bağlanma yeri (ki burası göğüs kafesi içinde kalır) bir borunun diğer ucu gibi düşünülse de normalde kapalıdır. Bunu göğsümüzde nefes alırken negatif basınç, midenin üst kısmında (fundus) biriken gaz ve diyafragma kaslarımızın oraya yaptığı kıskaç rolü sağlar. Biz buna "kardioözofageal sfinkter" (KÖS) diyoruz, halk arasında ise "mide kapakçığı" olarak bilinir. Bir kapakçık değildir. Bu kapalı olan uç mide içeriğinin yemek borusuna geçmesini önler, ama yemek borusundan gelen besinleri ve tükürüğün mideye geçmesine izin verir. Yani yemek borusundan mideye doğru tek yönlü bir valf gibi çalışır. Eğer bu KÖS'ün olduğu noktadaki kaslar bebeklerde olduğu gibi tam gelişmemişse, buraya basınç uygulanırsa ya da gevşemesine neden olacak besin ya da ilaç alınırsa, bu noktavi bölge biraz aşağıda olursa ya da yukarı çekilirse buranın mekanizması bozulur. Böylelikle mide içeriği yemek borusuna geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Reflü Hastalığı nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mideden yemek borusuna geçen (reflü olan) mide içeriğinin yukarıda belirtilen yerlere ulaşarak o bölgelerde (yemek borusu yüzeyi, yutak, ses tellerinin olduğu gırtlak, bronşlar) hasar, yangı, irritasyon oluşturması ile çocukda o bölgeye ait ortaya çıkan bulgulara "Reflü Hastalığı" denir. Ancak reflü olmasına rağmen bu bulgular her çocukda çıkmayabilir. O zaman bulgusuz reflü vardır. Ama bu potansiyel bir hastalık demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çocuklarda Reflü Hastalığı: Her Reflü Hastalık mıdır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mide ile yemek borusu arasında normal sağlıklı durumalarda da reflünün var olabileceğini yukarıda belitmiştik. Çünkü yutulan lokma veya tükürüğün mideye geçisi esnasında KÖS açılır ve bu sırada özellikle dolu bir mide ya da mide üst kısmında salgı varsa bir miktar yemek borusuna geçiş olur. Ama bunun miktarı az ve süresi kısadır. Yemek borusu bunu kasılarak mideye atar ve kendini temizler. Ancak buradaki KÖS'in çalışmasını bozacak yapısal neden yada fonksiyonu bozacak bir ilaç, besin vs kullanımı varsa temizleme uzun yada yetersiz olur. Süre uzun olursa reflü içeriği yemek borusunun ilk başlangıç kısmına (orafarenks) ve üst solunum yoluna oradan da gırtlak ve bronşlara kadar gider. Bu gidiş esnasında asit ve sindirici enzim içeren reflü içeriği önce yemek borusunun son derece zayıf, dirençsiz olan yüzeyini (mukozasını) dejenere eder. Yüzey (mukoza) harap olunca altındaki sinir uçları açığa çıkar ve bu da midenin hemen üstünde yanma vb bulgulara neden olur. Komşu organ olan kalp önünde de yanma olabilir ve bu kalp ağırısı ile karşabilir. Tam mide çıkışı yani dışarıdan KÖS'e uyan yerde en çok dejenerasyon ve yangı görülür. Bu yangı nedeniyle olan şişlik KÖS'ün kapanmasını daha da bozar. Bu yangı uzun sürerse bu önemli noktavi bölgenin (KÖS) daha yukarı kaymasına neden olur. Bu KÖS'ün kapanmasını daha da engeller. Daha yukarı bölgelere giden reflü içeriği hangi bölgede yangı oluşturusa orada bulgulara neden olur. Ancak ilginçtir ki her reflü olan çocukda reflü içeriği aynı olsa da aynı yangısal değişiklikler görülmeyebilir. Hatta bir çocukda yemek borusunda yangı, diğer çocukda yutak ve bir diğer çocukda yalnızca bronşlarda olabilir. Bunun nedeni her çocuğun genetik yapıdaki farklılıktan dolayı yemek borusu ve yemek borusuna olan kaçağın etkileyeceği yüzeylerin (boğaz, gırtlak, bronş?) direnci ve duyarlılığındaki değişik özellikleridir. Bu nedenle her çocuğun reflüye ait klinik bulguları farklılık gösterebilir. Hatta reflü olmasına rağmen bulgular yani hastalık tabi "reflü hastalığı" olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çocuklarda Reflü Hastalığının Oluşumuna Neden Olan Faktörler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pediatrik solunumÇocuklarda reflünün meydana gelişi ve reflü hastalığı için belki de en önemli faktör gelişimsel özellikleridir. Bu çocuğun büyüyen ve olgunlaşan bir varlık olması ile alakalıdır. Boyunun uzaması, ağırlığının artması ve zihinsel fonksiyonlarının gelişmesi gibi yemek borusu, mide ve barsakları da büyür, gelişir ve fonkisyonları olgunlaşır. Bu nedenle gelişim evrelerinde reflü o gelişim evresine göre değerlendirilmeli ve anlam verilmelidir. Normal bir erişkinde mide ve yemek borusu bağlantısı dikey hatta gelen bir boruya (yemek borusu) yatay bağlanan bir balon gibidir. Mide içeriğinin KÖS ve çevresine ulaşması zordur. Ayrıca mide en üst bölümünde (fundus denir) yutularak biriken hava basınç ile KÖS'ün kapatılmasına yardımcı olur. Ama yeni doğmuş bir bebeğin midesi yemek borusunun hemen hemen dikeye yakın devam eden "J" hafi şeklindeki bir parçası gibidir. Bu nedenle çok kolay reflü olabilir. Ancak bebek anne sütü aldığı için ve mide kısa sürede boşaldığı için bu sorun olmaz. Tabii ki bunun yaratılış itibarıyla bir önemi vardır. Midenin yemek borusunun devamı şeklinde olması henüz tam kasılıp Pediatrik reflü lokmayı ilerletemeyen yemek borusundan kolayca sütün mideye ulaşmasını sağlamaktır. Yaş ilerledikçe mide daha yatay duruma geçer. Ama bunun tam olarak erişkine yakın hale gelmesi 2 yaşını bulur. Bu arada çocuğun 4-6 ay civarında oturmaya başlaması karın ve dolaylı olarak mideye bası ile mide içeriğinin direk reflü olmasına neden olur. Hatta anneler bebeğin her beslenmeden sonra artık daha sık ve biraz daha fazla ağızlarından artık süt geldiğini söylerler. Bu nedenle oturmaya başlanılan 4-7 ayda reflü artar. Hatta daha çok hareketin olduğu 9-10. aya doğru en üst sıklıkta olur. Kilolu bebeklerde dolaysıyla daha çok reflü olur. Ama 1 yaşında çocuğun yürümesi ile reflü hızla azalır. Çünkü mide üzerindeki baskı kalkar ve pozisyonu daha da iyidir. Ayrıca diyafram kasları ve yemek borusu kasları daha iyi çalışır. Yemek borusu lokmayı ve tükürüğü en üst yutaktak başlayıp aşağıya kadar önce kasılıp sonra gevşeyerek ite ite KÖS'e getirir. Buradan da KÖS açılarak mideye geçer. Bu esnada çok dolu veya basınç altında bir mide varsa reflü olur. İşte iri bebek, kilolu çocuklar yada sıkı giyimli çocuklarda reflü nedeni budur. Ayrıca modern yaşamla birlikte çocukların yeme alışkanlıklarındaki değişiklikler, çevresel ortamın etkileri ve kullanılan ilaçlar da KÖS fonksiyonunu bozarak reflü ve reflü hastalığını arttırmaktadır. Sigara dumanı ile yoğun karşılaşma en önemlilerinden birisidir. Ayrıca kola, ketçap, mayonez, pizza, gazlı-asitli içecekler ve bol katkı maddeli besinler KÖS fonksiyonunu bozarak reflüye neden olur. Ayrıca inek sütü alerjisi ve diğer besin alerjilerinde de reflü çok belirign artar. Daha az ama belki en ağır reflü nedeni ise doğumdan gelen ve sonradan kazanılan bazı hastalıkladır. Beyin-sinir hastalıkarı, zeka geriliği ile giden hastalıklar, kas hastalıkları, genetik hastalıklar da en ağır reflü nedenleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çocuklarda Reflü Hastalığının Sıklığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda, GÖR en sık yemek borusu hastalığıdır. 6 aydan küçük bebeklerin %40'nda, 6-9 ayda % 40-70'inde var olduğu düşünülmektedir. Bu sıklık giderek azalarak % 10 a düşer. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi reflü ancak yakınmaları ortaya çıkardığında Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GÖRH) olarak adlandırılır. Bu durum bebeklerin 1/300'ünde ortaya çıkar. Daha büyük çocuklar için net rakamlar yoktur. Ancak reflünün tüm çocuklar arasında % 15 oranında bulunduğu ve reflü hastalığının ise çocukların % 3-5'inde var olduğu tahmin edilir. Ama bu bir tahmindir. Teşhisine ait problemler, doğru olmayan teşhislerle gereksiz ilaç kullanımları bu oranın kesinliğini ortadan kaldırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda Reflü Hastalığının Bulguları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman reflülü çocukda reflü hastalığından şüphelenelim? Bu aile için de doktor için de bir sorundur. Çünkü ailenin yakınmasını anlatamayan bir bebek ve çocuğunda böyle bir şeyi düşünmesi pek olası değildir. Bu konuda ancak magazinel bilgilere sahiptir. Doktor için ise? Maalesef bebeklerde özellikle olmak üzere çocuklarda da doktor arkadaşlarımız bu teşhiş için hangi aşamada düşünülmesi gerektiğine karar vermekte zorlanmaktadır. Çünkü hastalık bir mide-barsak yakınması olduğu halde bazen hiçbir bulgu olmadan doğrudan nefes yolu yada boğaz bulguları ile ortaya çıkabilmektedir. Hatta solunum yakınmaları (astım ..vs) da reflüye ve reflü ise solunum bulgularına neden olur. Yani "tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan ???" denebilir buna. Bu nedenle reflüye ait bulguları çocuklarda yaş gruplarına göre sınıflayarak göz önüne almak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   1. Bebeklerde reflü hastalığı sıklıkla kusma, huzursuzluk, kilo kaybı ile çıkar. Çünkü mide içeriğinin yemek borusuna geçişi özellikle yatar pozisyonda olur ve geçince orada oluşturduğu tahrişi çocuk ağlayarak belli eder. Bazen çocuklar ağlayarak geceleri uyanır. Bazen bu reflü yutağa kadar gelerek öztakiyi etkiler ve yineleyen kulak iltihapları ile de çıkabilir. Bazen ise sadece kronik ses kısıklığı, öksürük ve hırıltılı nefes alıp verme tek bulgu olabilir.&lt;br /&gt;   2. Erken çocukluk dönemi dediğimiz oyun çocukluğu (okul öncesi) döneminde ise çocuklarda sıklıkla karın ağrısı, mide bulantıları, midede yanma, göğüsde kalp bölgesinde yada iman tahtası denen orta hatta ağrı olabilir. Ancak bu yakınmalar hiç olmadan kronik ses kısıklığı, öksürük, sinüzit olarak çıkabilir. Hatta yalnızca yineleyen bronşit ile astım benzeri tablo ile gelebilir. Hastalar yıllarca astım teşhisi ile tedavi almış olabilir.&lt;br /&gt;   3. Okul çocukluğu döneminde ise yine sıklıkla karın ağrısı, mide bulantıları, midede yanma, göğüsde kalp bölgesinde ya da iman tahtası denen orta hatta ağrı olabilir. Ancak burada daha yüksek orandaki çocukda ise daha çok kronik ve astım bulguları ve ayrıca ses kısıklığı, sinüzit olarak çıkabilir. Hatta yalnızca astım tablosu olabilir. Bu nedenle tedaviye dirençli ya da sürekli nüks eden tüm larenjit, kulak iltihabı, astımda, hele alerjisi yoksa reflü hastalığı akla gelmelidir.&lt;br /&gt;   4. Daha büyük çocuklarda ise karın ağrısı, mide yanması ve ağza acı su gelmesi net tarif edilebilir. Ancak bu çocuklar sıklıkla maaleasef gastrit ve ülser teşhisleri ile tedavi ve izlem alır. Geçici düzelmeler olur ama sürekli nüks eder. Bu mide barsak bulguları yanında çok sık oranda ses kısıklığı yakınları vardır. Hatta bunların gırtlağına bakınca orada reflünün yaptığı harabiyet net bir şeklide görülür. Bu nedenle özellikle alerjisi olmayan tedaviye dirençli ya da sürekli nüks eden tüm larenjit, kulak iltihabı ve astım da reflü hastalığı akla gelmelidir. Gece midede ekşime, yanma ve göğüs ağrısı ile uyanabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çocuklarda Reflü Hastalığının Teşhisi Nasıl Konur&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşhisde her zaman bütün çocukluk çağı hastalıklarında olduğu gibi anne-babadan şikayetleri çok iyi bir şeklide dinledikten sonra şüphe duyuluyorsa tetkike geçilir. Ama her kusan veya kilo alamayan çocuk reflü demek değildir. Hele bebeklerde çok sık oranda beslenme hataları kusma ve kilo alamamaya neden olabilir. Reflü düşünülen hastada eğer yapısal bir anormallik düşünülüyorsa ilaçlı mide-barsak filmi (özofagus-mide duodenom grafisi) çekilebilir. Sintigrafik olarak nükleer tıp metodu kullanılabilir. Ancak bu yöntemin güvenilirliği ve hassasiyeti pek kabul görmez. Ancak bu gün için eğer gerçekte reflü düşünülüyorsa yapılacak en önemli test çocuğun yemek borusun çok ince bir kablo ucu (prob) koyarak mideden gelen asiti ölçebilen cihazla ölçüm yapmaktır. Buna "24 saatlik ph monitorizasyonu" denir. En kıymetli testtir. Ancak yemek borusundaki basınç, kasılma ..gibi fonksiyon ve testlere bakan diğer yöntemler de vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çocuklarda Reflü Hastalığının Tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reflü hastalığında tedavisinin temel amacı yakınmaları gidermek ve yemek borusundaki veya diğer bahsedilen bölgelerdeki yangıyı iyileştirmektir. Tedavisinde 4 önemli yöntem uygulanır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   1. Yaşam koşulları ve beslenmenin düzenlenmesi&lt;br /&gt;   2. İlaç tedavisi&lt;br /&gt;   3. İzlem ve koruyucu önlemler.&lt;br /&gt;   4. Cerrahi tedavi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam koşullarının değiştirilmesine yönelik önlemler tedavinin ilk basamağını bu önlemler oluşturmaktadır. Öğün miktarlarının küçük tutulması, ideal vücut ağırlığının korunması, akşam yemeklerinin yatmadan en az 2 saat önce yenmesi, yemeklerden sonra en az 1 saat yatar pozisyon alınmaması, yüksek yastık kullanılması önlemler arasında yer alır. Bunun dışında gaz ve asit içeren gıdalar, domates, gazlı içecekler, kola, kahve, yağlı gıdalar, çikolata tüketiminden kaçınılmalıdır. İlaç tedavisinde KÖS kasılmasını arttıran ve mide asid salgısını azaltan ilaçlar reflü hastalığının hem tipik hem de atipik bulguları için en sık ve en etkin olarak kullanılan ilaçlardır. KÖS kasılmasını arttıran ilaçlar yemek borusunun hareketini düzenler. Ama tümü çocuğun yaşına uygun ve etkili olanlardan seçilmelidir ve bunu doktor yapmalıdır. Tıbbi tedavi ve önlemlerle bulgulara hakim olunamayan ve bunun yanında ciddi geriye dönüşümsüz zararlara yol açan hastalarda cerrahi tedavi (ameliyat) düşünülebilir. Bu ameliyat oldukça basittir. Hatta kapalı ameliyat sistemleri (laporoskopik) ile de yapılabilir. Ancak hem tıbbı tedavi hem de cerrahi tedavilerde nüks söz konusu olabilir. Bu nedenle reflülü çocuklar uzun süre izlenmeli, koruyucu önlemler devam ettirilmeli ve yaşam tarzına ait düzenlenemeler sürdürülmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. Hasan YÜKSEL&lt;br /&gt;Çocuk Alerji Bilim Dalı ve Solunum Birimi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-5090493166423744386?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/5090493166423744386/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=5090493166423744386' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5090493166423744386'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/5090493166423744386'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/ocukluk-asndan-gastrozofageal-refl.html' title='Çocukluk Çağı Açısından Gastroözofageal Reflü Hastalığı'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-357842188199626992</id><published>2007-08-02T15:42:00.000-07:00</published><updated>2007-08-02T15:44:14.761-07:00</updated><title type='text'>Kontakt lens kullananlara öneriler</title><content type='html'>Kontakt lens kullananırken dikkatli olmazsanız gözlerinizin sağlığını kaybedebilirsiniz. Peki kontak lens kullanırken nelere dikkat etmeniz gerekiyor. İşte bazı öneriler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lens gözünüzdeyken kesinlikle doktorunuzun önermediği hiçbir damlayı gözünüze damlatmayınız. Lens üzerinde birikimlere neden olabilir. - Lens temizliği ve bakımı için çeşme suyu kullanmayın. Bu amaçla üretilmiş olan solüsyonları kullanın. - Lenslerinizi her çıkarışta temizleyin, durulayın ve dezenfekte edin. Dezenfeksiyon sırasında lens kutusunu kapalı tutunuz. Aynı solüsyonu bir seferden fazla kullanmayın. - Farklı lens bakım sistemlerini peş peşe, bir arada kullanmayın veya gerekmedikçe lens bakım sisteminizi değiştirmeyin. Yalnızca göz doktorunuzun önerdiği sistemi uygulayın. - Lens kullananların tırnaklarını temiz tutmaları ve yumuşak lensi yırtabileceği için dikkatli olmaları gerekmektedir. - Lenslerinizi asla yüksek ısıya maruz bırakmayın. - Aseton, alkol, benzol gibi kimyasal solüsyonlar lensleri bozabilir. - Sert lenslerin maddesi esnek, ama belli bir ölçünün üzerinde bükülemeyecek şekilde yapılmıştır. Lensin temizlenmesi sırasında fazla basınç uygulanması lensi kırabilir. Sürekli basınç lensi deforme eder ve optik açıdan kullanılamaz hale getirir. - Yumuşak lensler solüsyonsuz açık havada bırakılırsa kuruyabilir ve bozulur. Bu durumdaki lenslerin kullanılmaması gerekir. - Sigara dumanı, özellikle gece boyunca gözde kalan lens kullananlarda sorunların artmasına, gözde kızarma ve kuruluk şikayetine yol açmasına neden olabilir. - Lensler gözünüzde bir rahatsızlık yapmasa bile kullanım süresini aşmamaya çalışın. Kullanım tarihi dolan lensleri kullanmayın. - Takiplerinizin sağlıklı olarak yürümesi için lensinizin ambalajını saklayın. - Yüzerken kontakt lenslerinizi çıkarın. - Sıcak ve kuru havaların lenslerin normalden daha kısa sürede kurumasına neden olabildiği gözlenmiştir. Bu durumlarda gözünüzü daha çok kırpmanız, lensin susuz kalmasını önlemede yardımcı olacaktır. Kuruluk şikayetiniz arttığı taktirde yeni jenerasyon lensler hakkında doktorunuzdan bilgi alın. - Kontakt lens kullanırken sağlıklı bir görüşü korumak için düzenli olarak göz kontrolü yaptırmak gerekir. - Yumuşak lensler kullanımı en kolay lenslerdir. Daha önce hiç kontakt lens kullanmadıysanız bile yumuşak lensleri rahatlıkla kullanabilirsiniz. - Yumuşak lensler yüksek oksijen geçirgenliğine sahiptir. Bu nedenle bazı yumuşak kontakt lensler gece bile çıkarılmadan kullanılabilmektedir. - Gözde herhangi bir bozukluk olmadan yumuşak numarasız lensler ile sadece göz rengi değiştirilebilir. Ancak kontakt lens kullanıp kullanamayacağınıza bir göz doktorunun karar vermesi ve kontakt lensi kullanımınız esnasında da bir göz doktorunun takibinde olmanız gerekir. - Görünümü bozulmuş gözler için protez kontakt lensler mevcuttur. Bu lensler hasarlı gözlere doğal ve estetik bir görünüm sağlar ve hastaya psikolojik rahatlık kazandırır. Yumuşak lenslerdir ve denenerek alınması gerekir. - Lenslerini sürekli kullanmayanlar kullanmadıkları süre içerisinde on beş günde bir lenslerini dezenfekte etmelidirler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6727642127954376992-357842188199626992?l=saglikk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://saglikk.blogspot.com/feeds/357842188199626992/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6727642127954376992&amp;postID=357842188199626992' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/357842188199626992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6727642127954376992/posts/default/357842188199626992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://saglikk.blogspot.com/2007/08/kontakt-lens-kullananlara-neriler.html' title='Kontakt lens kullananlara öneriler'/><author><name>Slevin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6727642127954376992.post-410866229112950581</id><published>2007-08-02T15:41:00.000-07:00</published><updated>2007-08-02T15:42:49.274-07:00</updated><title type='text'>Göz virüsüne dikkat</title><content type='html'>Havuzlar, göz polikliniklerindeki cihazlar ve yetkisiz optik mağazalarında gözden göze denenen kontakt lensler çok bulaşıcı bir virüsün yayılmasını tetikliyor.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Reha Ersöz,  "gözyaşıyla insandan insana kolaylıkla bulaşabilen ve "Adenovirüs" adı verilen çok bulaşıcı bir virüsün, son aylarda sıkça görülmeye başlandığını ve salgın hale geldiğini belirtti.&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;Yaz sezonuna girilmesiyle birlikte göz hastalıklarında da artış olduğuna dikkati çeken Ersöz, "Son aylarda polikliniklerimizde yaygın olarak "Adenovirüs" adı verilen çok bulaşıcı bir virüsün konjonktiva ve korneada yarattığı enfeksiyonu görüyoruz. Bu virüs, gözyaşı ile insandan insana kolaylıkla bulaşıyor. Göz polikliniklerindeki cihazlar yoluyla da hastalara bulaşabiliyor" dedi.&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;Ersöz, son günlerde hastane polikliniklerinin göz hastalığı şikayetleriyle gelenlerle dolduğunu, salgın nedeniyle geçici süreyle kapatılan hastane polikliniklerinin de bulunduğunu belirtti.&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;Virüsün, kaplıca ve havuz sularıyla bulaşma riskinin yüksek olduğunu belirten Ersöz, "Bu virüs, göze bulaştıktan ortalama bir hafta sonra gözlerde çapaklanma, kızarıklık, şişme, batma gibi belirti ve bulgular gösterir. İki gözde de olma riski yüksektir. İyileşme süresi birkaç haftaya kadar uzayabilir" diye konuştu.&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;Virüsün salgın hale gelmesindeki bir başka önemli etkenin de hastane polikliniklerindeki cihazlar olduğunu vurgulayan Ersöz, bu nedenle cihazların dezenfekte edilmesinin büyük önem taşıdığına dikkati çekti.&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;"Kontakt lensler"&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;Ersöz, gençler arasında yaygın olarak kullanılan renkli lensler ile gözlüğün ağırlığından kurtulmak için tercih edilen numaralı kontakt lenslerin virüs salgınını tetikleyen en önemli faktörlerden biri olduğunu savunarak, şu uyarılarda bulundu:&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;"Tüm yasa ve yönetmeliklere rağmen yetkisiz optik mağazaları lens satmaya devam ediyor. Optik mağazalarında lensler onlarca, hatta yüzlerce kişi tarafından deneniyor.&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;Yasalar, optik mağazalarına sadece reçete ile lens satma yetkisi vermiştir. Bu mağazalarda lens denemelerinin yapılmasını kesin olarak yasaklamıştır ve mağazanın kapatılmasıyla sonuçlanır.&lt;br /&gt;        &lt;br /&gt;Her şeyden önce, göz yapıları ve hijyenik alışkanlıkları nedeniyle lens kullanmaya uygun olmayan kişiler vardır. Örneğin, alerji ya da gözyaşı problemi olanlar, ya da tozlu ortamlarda yaşayanlar sorunlarla karşılaşırlar. Kontakt lenslere ticari bir meta olarak bakılamaz. Hangi lensin size uygun olduğuna karar vermesi için mutlaka göz hekiminize gidiniz ve kontakt lenslerinizi reçete karşılığında alınız."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleuse
